Evet, bu mantığı öğrendim, Hans olması gerekiyor birinin adı; hepinizin adı da böyledir, biriniz ötekiniz gibi Hans, ama herşeye karşın yalnızca biriniz. Hepinizi unutsam, sizi tüm kalbimle sevdiğim gibi yine öyle büsbütün unutsam, unutamayacağım bu adı taşıyan biri kalacaktır hep. Ve öpücüklerinizle spermlerinizi bir sürü kocaman sular - yağmurlar, ırmaklar, denizler- çoktan yıkayıp götürse, sel …
Evet, bu mantığı öğrendim, Hans olması gerekiyor birinin adı; hepinizin adı da böyledir, biriniz ötekiniz gibi Hans, ama herşeye karşın yalnızca biriniz. Hepinizi unutsam, sizi tüm kalbimle sevdiğim gibi yine öyle büsbütün unutsam, unutamayacağım bu adı taşıyan biri kalacaktır hep. Ve öpücüklerinizle spermlerinizi bir sürü kocaman sular – yağmurlar, ırmaklar, denizler- çoktan yıkayıp götürse, sel gibi önüne katıp götürse, yine bu ad kalacak ve sular altından sürdürecek üremesini, çünkü bu adı çağırmaktan asla vazgeçmeyeceğim, Hans, Hans…
Sizlerden çocuklarım yok, sorularım yoktu çünkü isteklerden, önlemlerden, bir amaçtan ve bir gelecekten habersizdim, bir başka yaşamda nasıl yurt tutabileceğimi bilmiyordum. Yiyecek içeceklere, ant içmelere, güvence vermelere gereksinme duymadım; yalnızca havayı, gece havasını, kıyı havasını, sınır havasını gereksindim; böylece yeni sözler, yeni öpücükler için, aralıksız “Evet! Evet!” itirafları için boyuna yeniden soluklanmak istedim. İtiraf yapılınca, sevmekle yükümlü kılınıyordum; günün birinde sevgiden kurtulunca, ister istemez suya dönmem, kimsenin kendisi için bir yuva kurmadığı, kimsenin direkler üzerinde kendisi için bir çatı çatmadığı, kimsenin başının üzerini bir çadır beziyle örtmediği bir nesnenin kucağına dönmem gerekiyordu. Hiçbir yerde olmamak, hiçbir yerde kalmamak. Sulara dalmak, sularda dinlenmek, bir çaba harcamadan, oradan oraya devinmek- ve bir gün düşünüp taşınarak yeniden yukarılara çıkmak, ormandaki bir açıklıktan geçmek, onu görmek ve Hans demek. Başlangıçla başlamak.
“İyi akşamlar”
“İyi akşamlar”
“Yol ne kadar sana?”
“Çok uzak, çok”
“Ve çok uzak yol bana”
Bir hatayı boyuna yinelemek, insanın belirgin özelliğini oluşturan bir hatayı yapmak…
Eşlerinizle siz canavarlar!
Sen demedin mi: Cehennem sanki, onunla nasıl bir arada yaşadığıma kimse akıl erdiremez. Sen değil miydin diyen: Karım, evet, harikulade bir insan, evet, bensiz yapamaz, ben olmasam nasıl yaşayacağını bilemez- Sen söylemedin mi bunları! gülerek, kendine pek güvenen bir edayla demedin mi: Üzerinde fazla durmaya değmez, hiç de fazla önemsenecek şeyler değil bunlar. Sen söylemedin mi: Her vakit böyle olacak, başka türlü olmayacak, başka türlüsü söz konusu değil artık! Bunları söylerken, bir eksiğinizin kalmaması, hiçbir şeyin unutulmaması için, kadınların kullandıkları sözcüklere başvuran siz canavarlar! Kadınları kendilerine sevgili yapan, eş yapan-bir günlük eşler, hafta sonu eşleri, yaşam boyu eşler- ve kendinizi onlara koca yaptıran sizler! (Belki bir uyanış sağlayabilir bu!) Eşlerinizi kıskanan, eşlerinize kibirli bir hoşgörüyle davranan ve onlara zulmedip onlarda kendinize sığınak arayan, evin geçim giderlerini sağlayan, eşlerinizle uyku öncesi söyleşilerde bulunan bunlarla güçlenmeye, dışa karşı haklı duruma geçmeye çalışan, kucaklamalarda çaresiz dalgın sizler! Eşlerinize alışverişte bulunmaları, kendilerine giysiler almaları ve yazın gezilere çıkmaları için para vermeniz şaşırttı beni; onları şuraya ya da buraya davet ediyor (davet ediyor, parayı ödüyorsunuz, doğal bir şey), eşleriniz için bir şeyler alıyor, eşlerinize kendiniz için bir şeyler aldırıyorsunuz. Size gülmeden, size şaşmadan duramayacağım, Hans, Hans; siz küçük öğrencilere, kendinizle birlikte çalışmaları için kadınlarla evlenen siz efendi işçilere şaşmadan duramayacağım; eşlerinizle birlikte işe koyuluyorsunuz, her birinizin bir başka fakültede artar bilgi ve görgüsü, her biriniz bir başka fabrikada çalışıp yükselirsiniz, kendinizi zorlayıp para biriktirir ve geleceğin önüne koşulursunuz. Evet, geleceği sağlam temellere oturtmak için de, çocuk yapmaları için de kullanırsınız kadınları: Karınlarında bebeklerle ortalarda, çekingen ve mutlu, dolaşmaya başlayınca, yumuşak başlı insanlara dönüşürsünüz. Ya da eşlerinize çocuk yapmalarını yasaklar, başınız dinç yaşamak ister, tutumlu davranıp biriktirdiğiniz gençliğinizle yaşlılığınızdan içeri hızla seğirtirsiniz. Ah büyük bir uyanış sağlayabilirdi bu! Siz dolandırıcılar, siz dolandırılmışlar! Bana böyle davranayım demeyin sakın! Bana böyle davranayım demeyin!
Sanat perileriniz ve yük hayvanlarınızla, konuşmalarına izin verdiğiniz bilgiç ve zeki hanım arkadaşlarınızla sizler… Kahkaham uzun süre çalkalandırdı suları guluk guluk eden bir kahkaha, hani geceleri bazen dehşet içinde öykünmüştünüz, çünkü gülmeden yapılamayacağını, korkmadan yapılamayacağını, kendi kendinizden bıkıp usandığınızı ve zaten kendinizle uyuştuğunuz bir zamanın asla var olmadığını biliyordunuz. Bu yüzden geceleyin kalkıp koridor geçilmese, avluya çıkılıp çevreye kulak kabartılmasa daha iyi olur; çünkü acılı bir sesin, bir sedanın, bir ayartıcı çağrının insanı her şeyden çok baştan çıkarabileceğini ve onun, o büyük ihanetin özlendiğini itiraf sayılır bu yalnız. Kendinizle uyuşamadınız asla. Evlerinizle, nesnelerle asla uyuşamadınız. Çatıdan uçan her kiremit, kendini haber veren her yıkılış içten içe sevindirdi sizi. Fiyaskolar, başını alıp gitmeler, yüzkaraları ve tek başına kalma düşüncelerini zihninizden geçirip durdunuz, var olan her şeyden sizi kurtaracağını sandınız bunların. Ben gelince, hafif bir meltem geleceğini bildirince, yerinizden fırladınız ve saatin yakın olduğunu, yüzkarasının, kapı dışarı edilmenin, mahvolmanın, anlaşılmayanın yaklaştığını sezdiniz. Bitişe doğru bir çağrı.
Siz canavarlar, çağrının anlamını anladığınız, çağrılmanıza ses çıkarmadığınız, kendinizle asla uyuşmadığınız için sevdim sizi. Bana gelince: benim ne zaman kendimle uyuştuğum oldu? Sizler yalnızken, büsbütün yalnızken ve düşünceleriniz iyi şeyler düşünmez, işe yarar şeyler düşünmezken, odada lamba yakıldığı ve bir aydınlık doğup çıktığı, oda nem ve duman içinde kaldığı zaman, siz orada öyle dikiliyorken, işiniz bitik, bundan böyle işiniz bitik, işinizin bitik olduğunu anlamış dikiliyorken, harekete geçmenin tam zamanı gelmiş oluyordu benim için. Düşün! Ol! Dile getir! çağrısını taşıyan bir bakışla evlerinizden içeri adım atabiliyordum.-Önünüze çıkan her üç kişiden birinin sizi anladığını sanmanıza karşın, ben sizi hiç anlamadım. Seni anlamıyorum dedim, anlamıyorum, anlayamıyorum! Sizin anlaşılmayışınız ve anlamayışınız, buna diyecek yoktu doğrusu ve uzun zaman sürdü, bu niçin, bu neden, neden sınırlar, neden politika, gazeteler, bankalar, borsa, ticaret vb.
Acaba anlıyor musun beni? Yalnızlığını asla paylaşmayacağım, çünkü kendi yalnızlığım duruyor ortada, çoktan beri ve daha çok zaman duracak. Sizin tasalarınızı paylaşmak için yaratılmadım, sizin bu tasalarınızı! Kendi yasama ihanet etmeden bu tasaları nasıl haklı görebilirdim? Girdiğiniz çıkmazların önemine nasıl inanabilirdim? Size gerçekten inandıkça, o güçsüz ve kendini beğenmiş sözlerinizden, o miskin davranışlarınızdan, o budalaca kuşkularınızdan daha fazla bir şey olduğunuza tamamen inandıkça, size nasıl inanabilirdim? Daha fazla bir şey olduğunuza, bir şövalye, bir tanrı, ruhtan yoksun olmayan bir kişi, en görkemli adlara layık yaratıklar olduğunuza hep inandım. Yaşayabilmen için, artık ne yapacağını bilmez duruma düştün mü, o zaman pek gerçek konuştun, ama ancak o zaman. O zaman bütün sular kıyılardan taştı, ırmaklar kabardı, nilüferlerin hemen yüzlerce çeşidi açıp sularda boğuldu ve deniz yaman bir iç çekişe dönüştü, dövdü kıyıları, dövdü, koşarak, yuvarlanarak gelip kıyılara vurdu; öyle ki dudaklarından ak köpükler damladı.
Hainler sizi! Başka bir şeyden yardım göremeyince, tutup aşağılamalara başvurdunuz. Bende sizi kuşkulandıran şeyin ne olduğunu anladınız birden: su ve tül belirlenemeyen bir şey. Derken ansızın bir tehlike kesildim sizler için, henüz vakit varken sezdiniz tehlikeyi, beni lanetlediniz ve göz açıp kapayıncaya kadar pişmanlık duydunuz. Kilise sıralarında, eşlerinizle çocuklarınızın yanında, kendi kamuoyunuzun önünde nedamet getirdiniz. O büyük, yetkili makamlarınızın önünde benim yüzümden nedamet getirecek ve içinizden sallanmaya başlayan her şeyi sağlamlaştıracak kadar gözü peklik gösterdiniz. Güvenliğe kavuştunuz. Bir an önce sunaklar kurup beni kurban ettiniz. Kanım lezzetli miydi bari? Biraz dişi geyik lezzeti vermedi mi? Ve beyaz balinaların lezzetini? Onların suskunluğunu?
Ne mutlu sizlere! Pek seviliyor ve pek bağışlanıyorsunuz ama unutmayın, beni dünyaya çağıran sizsiniz; siz düşlediniz beni, sizinkisi gibi aklı olan, ama sizinkisi gibi vücuda sahip olmayan beni, başka bir kadını, başka bir yaratığı; düğünlerinizde yakınmalara başlayan, ıslak ayaklarıyla çıkagelen ben yabancıyı; öpücüğünün öldüreceğinden korktuğunuz, hep ölmeyi istediğiniz, ama hiç ölmediğiniz biçimde, yani düzensiz, kendini kaptırmış ve alabildiğine yüce bir mantıkla öldüreceğinden korktuğunuz ben yabancıyı siz düşlediniz.
Neden açığa vurmayayım, neden gitmeden aşağılamayayım sizi?
Çünkü nasıl olsa gidiyorum.
Çünkü bir kez daha gördüm sizi, benimle konuşmamanız gereken bir dille konuşurken sizi dinledim. Belleğim insanca olmayan bir bellek. Hiçbir şeyi, hiçbir ihaneti, hiçbir bayağılığı düşünmeden duramadım. Aynı yerlerde size rastladım yine; bir zaman aydınlık olan bu yerler bana yüzkarası yerler gibi göründü. Ne yaptınız böyle! Sesim çıkmadı, bir şey diyemedim. Siz kendiniz söyleyin bunları kendinize. Bir avuç su alıp söz konusu yerlere serptim; istedim ki, buraları gömütlükler gibi yeşillik bürüsün. Karanlığa en son gömülsün buralar.
Ama böylede gidemem ki! Onun için, bırakın arkanızdan bir kez daha iyi şeyler söyledikten sonra ayrılalım.
Her şeye karşın konuşmalarınız iyiydi; sağda solda şaşkın dolaşmalarınız, hamaratlıklarınız ve bütünüyle gerçeklikten yüz çevirmeleriniz iyiydi, çünkü gerçeğin yarı buçuk söylenmesini, ışığın dünya üzerine yarı buçuk düşmesini istiyordunuz, o hamaratlığınız içinde bundan fazlasını algılayamazdınız. Ne kadar cesurdunuz sonra, başkalarına karşı cesurdunuz- tabii korkaktınız da ve çokluk korkak görünmemek için cesurluk taslıyordunuz. Kavga belasının yaklaştığını görseniz de yine çekişmeyi sürdürüyor, size bir yarar sağlayamayacak olmasına karşın sözünüzde diretiyordunuz. Bir mülke karşı ve bir mülk uğrunda, zorbalığın yok edilmesi için, beri yandan silahlanma uğrunda, eski ve yeni uğrunda, ırmaklar ve ırmakların düzenlenmesi uğrunda bir yandan yemin, bir yandan yeminden kaçmak için kavga ettiniz. Ama suskunluğunuza karşı çekiştiğinizi biliyor, öyleyken çekişmeyi sürdürüyorsunuz. Bu da belki övülecek bir şey.
Hantal vücutlarınızdaki o incelik övülecek bir şey. Birine bir lütufta bulundunuz da güler yüz gösterdiniz mi, böyle alabildiğine bir incelik ortaya çıkıyor. Eşlerinizdeki bütün incelikleri aşan bir inceliğiniz var ki, birine bir söz verdiğiniz ya da birinin sözlerini dinlediğiniz ve o kimseyi anladığınız zaman sizde beliren inceliktir bu. Ağır vücutlarınız bir yere oturur, ama kendiniz ağırlıktan uzak bulunursunuz; öyle bir üzüntülü haliniz, öyle bir gülümsemeniz olabilir ki, dostlarınızın temelsiz kuşkuları bile bir an besinden yoksun kalır.
Kırılacak nesneleri elinize alır, onları kollayıp elde tutmasını bilirsiniz, yükleri sırtınızda taşırken, ağır ve çetin bir şeyi yolunuzdan temizlerken ellerinizin hali övülmeye değer doğrusu. Sonra, insanlarla hayvanları tedavi edişiniz ve eksiksiz bir özenle bir acıyı dünya yüzünden kaldırmaya çalışmanız iyi bir şey. Ellerinizden çıkan kimi işler pek kırık dökük; ama bazen de öyle iyi işler çıkıyor ki, yüzünüzü ağartacak şeyler hepsi.
Motorlar ve makineler üzerine eğilmeniz, bunları üretip dillerinden anlamanız ve açıklama bolluğu yeniden bir gize dönüşene dek bunlara ilişkin açıklamalarda bulunmanız yine hayran kalınacak bir davranış. Falan şeyin bu ilkeye, filan şeyin şu güce dayandığını söylemedin mi? İyi ve güzel söylenmiş sözler değil miydi hepsi? Bir daha hiç kimse akımlar, güçler, mıknatıslar, mekanizmalar ve tüm nesnelerdeki çekirdekler üzerine böyle senin gibi konuşmayacak.
Bir daha hiç kimse çeşitli elementler, yıldızlar ve evren üzerine senin gibi konuşmayacak.
Şimdiye dek kimse dünya, dünyanın biçimi, dünyanın geçirdiği çağlar üzerine senin gibi konuşmadı. Senin konuşmalarında işte öylesine açık seçikti her şey: kristaller, yanardağlar ve küller, buzlar ve içlerde yanan ateş.
Hiç kimse insanlar üzerine böyle konuşmadı henüz, insanların içinde yaşadıkları koşullardan, onların bağımlılıklarından, mülklerden, düşüncelerden, bu dünyada yaşayan, bundan önceki dünyada yaşamış ve ileriki bir dünyada yaşayacak insanlardan böyle konuşmadı. Böyle konuşmak ve bu kadar çok düşünmek de yerinde bir şey. Nesneler üzerinde, senin konuştuğun zamanki gibi bir sihir bulunmadı asla ve sözler hiç bu kadar ağır basmadı. Ayrıca dil, kafa tutabilme yeteneğini seninle kazandı, yitip gitti ya da güçlü bir duruma geldi. Bunların hepsini sözcükler ve cümlelerle yaptın, onlarla uzlaştın ya da onları değiştirdin, bazı nesnelere yeni isimler taktın; ne doğru, ne eğri sözlerden anlayan nesneler, bu isimlerin yardımıyla bir devingenlik kazandı.
Ah, oyunu bu kadar güzel kimse oynayamazdı, ey siz canavarlar! Keşfetmediğiniz oyun kalmadı, sayı ve sözcük oyunları, düşsel oyunlar, sevi oyunları.
Şimdiye dek kimse kendinden böyle söz açmadı. Adeta gerçek. Adeta öldüresiye gerçek. Suyun üzerine abanıldı, el çekildi çekilecek. Dünya karanlık artık. Küçük deniz kabuklarından yapılmış kolyemi takamam. Ormandaki açıklık olmayacak artık. Başkalarından başka olan sen. Suyun altındayım işte. Suyun altında.
Ve şimdi bir yukarılarda dolaşıyor, sudan nefret ediyor, yeşilden nefret ediyor ve anlamıyor, hiç anlamayacak. Nasıl ki ben hiç anlamadım.
Adeta susmuş,
çağrıyı adeta
işitiyor
henüz.
Gel, yalnız bir kez.
Gel.
Ingeborg Bachmann
Yazar



