Bir şehir efsanesi, Tezer Özlü’nün arkadaş grubundan birine kendini ‘Gruşenka’ diye, tanıttığını söyler. Bir süre sonra gerçek ortaya çıktığında, adamcağız çok şaşırır.Gençlik yıllarımda bu öyküyü ilk duyduğumda, Tezer’in neden böyle bir ‘hınzırlık’ yaptığını anlamamıştım. Karamazof Kardeşler’i ikinci okuduğumda yani orta yaşlarımı biraz geride bırakırken, anlamış gibi oldum. Şimdi, yeni başladığım üçüncü okuyuşumda, kalbi severken şefkat …
Bir şehir efsanesi, Tezer Özlü’nün arkadaş grubundan birine kendini ‘Gruşenka’ diye, tanıttığını söyler. Bir süre sonra gerçek ortaya çıktığında, adamcağız çok şaşırır.
Gençlik yıllarımda bu öyküyü ilk duyduğumda, Tezer’in neden böyle bir ‘hınzırlık’ yaptığını anlamamıştım. Karamazof Kardeşler’i ikinci okuduğumda yani orta yaşlarımı biraz geride bırakırken, anlamış gibi oldum. Şimdi, yeni başladığım üçüncü okuyuşumda, kalbi severken şefkat dolu, kırıldığında öfkesi kara bu muhteşem kadının – hesapsız sever çünkü- adını neden Gruşenka ile birleştirdiğini derinlemesine hissediyorum.
Gruşenka, bir ten işçisidir. Görmediği acı neredeyse kalmamıştır. Dost elinden, en uzak hainde varıncaya… sırasız acıların ortasında, görebildiği sevilmeye değer bir yürek tanır, Dimitri’nin onurlu kişiliğini yaratan o çocuk kalbi.
Size de olur mu bilmem ama, ben Dostoyevski’yi okurken, kendi hayatımın ve değer verdiğim başka yazarların kırılganlıklarını hatırlarım hep. Sanıyorum Oğuz Atay’da da öyle oluyordu. Büyük Engizisyoncu’nun iç döküşü, isyanı, Tutunamayanlar’ın o müphem, karanlık, genelev sahnesinin kırılganlığı ile ne kadar ortaktır…
Her iki romanda da kahramanların neredeyse hepsi utangaçtır. – kapitalizmin cehennem çağına tam gelinmemiştir henüz-. İnsansoyu’nun utanmayı bildiği çağın kahramanlarıdır onlar. Palto’nun çağdaşları. Selim Işık’ın ruhu da Dimitri ile kardeştir. Selim, intihar eder, aklın yolu kapanmıştır çünkü. Işık saçması imkansızdır. Çaresizdir, bir Gruşenkası olamamıştır bir türlü. Suçsuz olduğu halde Sibirya’ya sürülürken, o büyük onuru nedeniyle gerçeği söylemediğini bilen bir insan çıkmamıştır ömrünün önüne.
Gruşenkalar saflığın çok ışıklı halleridir. Onu anlatırken bir kadından çok cinsiyetsiz bir canlıyı bir ateşi anlatır gibidir Dostoyevski. Tutunamayanların Günselisi Günselim olamaz bir türlü. Gruşenka ile uzaktan bile akrabalığı yoktur.
Gruşenka bir anti kahraman değildir. Onu kahraman yapan, çağının kadın kişiliğinin çok önünde olmasıdır. Soylu değildir, okumamıştır. Görünür bit yeteneği de yoktur, sevebilmekten başka. Prens Mişkin’in dişisi gibidir. Çıkarını korumayı hiç bilmez. Aptal değil, bağışlayıcıdır. Ateşli ama sabırlıdır.
Gruşenka bir Rus kadınıdır. Ama sanki ona dünya coğrafyasının her kıtasında, rastlayabiliriz. Sosyal kuralların başeğdiremediği bildiğini okuyan kadın soyundan gelir. Her erkeğin rüyalarını süsleyen ama varlığına tahammül edemediği vahşi at gibidir o. Oysa her çağda geçinilecek kadın, sütçübeygiri gibi olmalıdır. İdare edilebilen.
Ne büyük yanılgı ihtirasın hiç sönmeyen bakışları için. Ne erken tükeniş. Gruşenkalar ateşin sönmesine izin vermez, Sibirya’da bile, diretilene başeğmeden, sevdiği yüreği kimseye sormadan izler, ölümüne dek.
Tezer Özlü’nün dünyanın ortasında bir yerlerde, Pavese’nin ölüme giderken başının izini bıraktığı o yastık çukuruna neden başını koyup yattığını bütün kalbimle biliyorum artık.
Yazar




