Uykumun kabuklarını soydum Döküldüm. Kireçlenen yerlerime cansuyuydu zaman Ne kadar dökülürsem döküleyim Kaçamadım. Titreyen gölgelerin sayrılı bakışlarından  Olmayan zamanı susturdum Irmağın o direngen öfkesine rağmen Çember sakallardan geçip Yılankavi yollara daldım “Burası bir tapınak.” diye bağırdı karanlık. “Burası bir dünya.” diye bağırdım. Mum dağıldı, mantralar çaldı Alevler o tatlı ezgilerle Efsunlu dillerdeki okunmuş turuncu yalanlara …

Uykumun kabuklarını soydum
Döküldüm.
Kireçlenen yerlerime cansuyuydu zaman
Ne kadar dökülürsem döküleyim
Kaçamadım.
Titreyen gölgelerin sayrılı bakışlarından 

Olmayan zamanı susturdum
Irmağın o direngen öfkesine rağmen
Çember sakallardan geçip
Yılankavi yollara daldım
“Burası bir tapınak.” diye bağırdı karanlık.
“Burası bir dünya.” diye bağırdım.

Mum dağıldı, mantralar çaldı
Alevler o tatlı ezgilerle
Efsunlu dillerdeki okunmuş turuncu yalanlara karıştı
“Ayahusha içmiş müritlerin kadar ayıkım ben.” diye bağırdım.
Güldü şaman.
Ağaçlar üç dakikalık saygı duruşuna durdu.
“Bırak ruhun marşını söylesin, sarhoşluk iyidir.” dedi. 

Yönümü ırmağa döndüm
Fısıldadım var gücümle,
“Om sesleri ne söyler?”
Bu doğup doğup binlerce kez ölen
Bu tekrar tekrar dirilen akışsızlığa

Mükemmel bir çağın mükemmelsiz çocukları
Çember sakallardan geçerken
Takılır ayaklarıma
Makus istikbalim.

Sonra tükürür ırmak,
Nurdansız , yuvarlak ve seyrek suratlara

Parlar gök
Parlar yer
Aydıkça sızılarım azalır

Bir ağaç gövdesinde
Bin yıl uyumuşçasına
Olmayan zamanın kaşmir paltosunu
Sarınır
Kabuklanırım. 

Yazar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Güler Kalem

Güler Kalem