BALKONDAKİ KIRIK SAKSI

Bugün serince, asma bir balkonda oturuyorum. Seni izliyorum. Karşı evdeki….. Arasıra heyecanla balkona çıkıp, evinin etrafındaki eşyalarını toparlıyorsun; belli ki yarın bir seyahate çıkacaksın. Müzik ya da dijital sanatlarla uğraştığın belli, çünkü bir sürü elektronik eşyan var. Bana, 15 yıl önce gördüğüm seni hatırlatıyorsun. Ne güzeldi seni o gece İstanbul’da, Babylon’da tanımak. Kaç yıl geçti …

Bugün serince, asma bir balkonda oturuyorum. Seni izliyorum. Karşı evdeki….. Arasıra heyecanla balkona çıkıp, evinin etrafındaki eşyalarını toparlıyorsun; belli ki yarın bir seyahate çıkacaksın. Müzik ya da dijital sanatlarla uğraştığın belli, çünkü bir sürü elektronik eşyan var. Bana, 15 yıl önce gördüğüm seni hatırlatıyorsun. Ne güzeldi seni o gece İstanbul’da, Babylon’da tanımak.

Kaç yıl geçti aradan…

Şimdi İsviçre’nin Basel şehrinde, tesadüfen — aslında tesadüf diye bir şey olmasa bile — bu karşılaşma çok çarpıcı.

Karşımda, tanımak için  zaman ayırmak istediğim bir insan var. Saçların ağarmış, hafifçe seyrelmiş, göbeğin azıcık dışarı çıkmış ama hâlâ çok yakışıklı görünüyorsun.

Rüzgâr kokunu buraya doğru getiriyor; zaten senin kokun hep burnumda. Her zaman yumuşak ve saygılısın, kulağımda yarattığın titreşimler hiç unutamadığım notaları temsil ediyor. Kaç yıl oldu seni görmedim… Demek İsviçre’de yaşıyorsun. Aslında söylemiştin ama seni unutmak istediğimden nerede yaşadığını silmişim.

Evin etrafında koşturup toparlamaya devam ediyorsun. Acaba yarın neredesin? Hep sana bir mektup yazmak istemiştim; ama şans, bizi her zaman yaptığı gibi tekrar yokluyor ve sen yine karşımdasın…

O soğuk günün batımında içimi sıcak bir heyecan sarıyor; aynı anda biraz telaş. Evet, ellerim ayaklarıma karışmaya başlıyor.

Senin bende yarattığın etki bu.

Telefonda konuşuyorsun, büyük ihtimalle yarınki gösterinin detaylarını mı yoksa partnerinle çocuklarının ihtiyaçlarını mı?

Benim hâlâ çocuğum olmadı.

Belki de senin gibi birini bekledim.

Telefonda konuşurken bir ara telefonu masaya koyup oturuyor, ellerinle başını ve gözlerini tutuyorsun.

Yorgunsun ama işini çok sevdiğini biliyorum.

Gidip kapını çalmayı ne kadar istediğimi sana anlatamam.

Ayağa kalkıyorsun; telefonda konuşmaya devam ederek etraftaki son kalanları toparlıyorsun: kulaklıkların, hard disklerin ve dudak nemlendiricin.

Konserlerden önce dudaklarının kuruduğunu biliyorum, bir ailen olduğunu bildiğim kadar.

İki mıknatıstık senle ben.

Kapıya gitmeliydim. Seni bir kez daha görmeliydim.

Sadece gözlerine baktığımda aynı bakışla buluşacağımı teyit etmeliydim.

Cesaretimi toparlayıp sana gelebilir miydim?

Apartmanın aşağısına baktım. Senin girişin karşıdan, soldan anladım. Acaba dairen  kaç numara?

Telefonda konuşmaya devam ediyordun; belki oğullarından biriyle.

Bir anda camın önüne geldin ve bana doğru baktın, birdenbire.

Ve bakmaya devam ettin. Gözlerini kıstın; sanki karşı balkondaki kişinin ben olup olmadığını anlamak istedin. Emin değilim.

Aradan 15 yıl geçse de ikimiz de aynı sayılırdık.

Senin saçların uzamış, incelmiş benimkiler çoğalmış ve uzamış sadece. Yüzümüzdeki çizgiler artmış, değişime uğramış, tıpkı biz gibi.

Emin olamadın.

Ben de sana baka kaldım.

Kokunu gözlerinden aldım.

Taş heykel gibi dondum kaldım öylece. Hava soğuktu ama terlemeye başladım.

Her buluşmamız gibi bu da sanki çok özel bir şekilde tasarlanmıştı.

Ah, tesadüf… yoksa kader mi?

Nostos’un heyecanı; kader gibi görünen, kaç yıllık bir dosyanın arşivden indirilişi.

Sanırım benim ben olduğumu anladın.

Elini kaldırdın.

Gülümsedin ve bana el salladın.

Şaştım.

Ayaklarım kıpırdamaya başladı.

Gözlerim sende.

Bana “üç numara” dedin. 

Kapıyı çaldım.

Açtın.

Hiçbir şey söylemedin.

Sadece beni sımsıkı sarmaladın.

Balkondaki kırık saksıyı ayağımla ittim.

Yazar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Ayşe Leyla Üstünkaya

Ayşe Leyla Üstünkaya