RESSAM AYSU KOÇAK: ‘‘BEN EŞYANIN İNSANIN RUHUNU YANSITTIĞINI VE NESNELERİN HEP BİR ŞEYLER SÖYLEDİĞİNİ, YAŞANMIŞLIĞININ VE HİKÂYESİNİN OLDUĞUNU DÜŞÜNÜRÜM.’’ Merhabalar Aysu Hanım. Dergimizle röportaj yapmayı kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. Çocuk temalı bu ayki sayımıza sizin gibi değerli bir ressamımız konuk olduğu için mutluyuz. Dilerseniz ilk soru ile başlayalım.Resim eğitimi almaya nasıl karar verdiniz, çocukluğunuzdaki …
RESSAM AYSU KOÇAK: ‘‘BEN EŞYANIN İNSANIN RUHUNU YANSITTIĞINI VE NESNELERİN HEP BİR ŞEYLER SÖYLEDİĞİNİ, YAŞANMIŞLIĞININ VE HİKÂYESİNİN OLDUĞUNU DÜŞÜNÜRÜM.’’
Merhabalar Aysu Hanım. Dergimizle röportaj yapmayı kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. Çocuk temalı bu ayki sayımıza sizin gibi değerli bir ressamımız konuk olduğu için mutluyuz. Dilerseniz ilk soru ile başlayalım.
Resim eğitimi almaya nasıl karar verdiniz, çocukluğunuzdaki deneyimleriniz, aileniz ve yaşadığınız ortam bu kararı nasıl şekillendirdi?
Resim yapmayı çocukluğumda da çok severdim. El becerilerim çok iyiydi. Bana o zamanlar normal gelirdi ama bebeklerime diktiğim şeyleri, yaptığım resimleri ya da kâğıttan bebekler yapıp onlara giydirdiklerimi annem ve babam başkalarına gösterdiğinde, herkesin şaşkınlığını görmek, özel bir şeyler yaptığım duygusunu bende uyandırır, kendimle gurur duyardım. Ortaokul, lise hep böyle geçti. Tabi ki bu övgüler hep itici güç oluyor. Lisede hayalim akademiye girmekti. Yani çocuklukta başlayan bu sevgi, ister istemez beni yönlendirmişti.
Akademi yıllarınızı kısaca nasıl tarif edersiniz? Malum, öğrenci olduğunuz dönemin çalkantılı siyasi ve toplumsal koşulları vardı, sizin için bu dönemde öğrenci olmanın avantajları ve dezavantajları nelerdi?
Evet, akademi yılları siyasi çalkantıların olduğu bir dönemdi. Tabi ki duyarlı kişiler tarafsız kalamıyor, bu ortamda bir şeyler yapma adına kendine yakın bulduğu bir görüşü benimsiyordu. Akademi her ne kadar karşıt görüşlerin olmadığı bir yer olsa da, orada da çeşitli fraksiyonlar söz konusuydu. Böyle bir ortamda öğrencilik zordu. Ama yine de resim yapma ve öğrenme tutkusu, atölyelerdeki çalışmamızı sürdürmeye neden oluyordu. Bu çalışmalar (özellikle sonraki yıllarda) aksasa da o dönemin bilgi alışverişleri, bıkmadan usanmadan okunup tartışılan kitaplar herkese olduğu gibi bana da çok şey kattı. Çünkü resim yapmak sadece tuval boyamak değil kişinin kendini geliştirmesiyle gelişen ilerleyen bir şey.
Öğrencilik yıllarınızdan itibaren başka bir sanatçıyla evli olmanın sanat kariyerinizi nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz?
Bir sanatçıyla evli olmak, bence müthiş bir paylaşımı, profesyonelce bu işe devam edebilmek için gereken gücü, karşılıklı eleştiri ile kendimizi geliştirmemizi, bir ideali paylaşmanın heyecanını, aynı yolda yürümenin dayanışmasını beraberinde getiriyor. Bu anlamda kariyerimi olumlu anlamda etkilediğini düşünüyorum.
Maltepeli Ressamlar topluluğunun nasıl ortaya çıktığını kısaca anlatır mısınız? Ve bu topluluk sizin sanat yaşamınızı nasıl etkiledi?
Eşim Kasım Koçak ile benim Maltepe’ye yerleşmemizle eleştirmen Ahmet Köksal’ın adını koyduğu Maltepeli Ressamlar grubunun ilk tohumları atılmış oldu. Zaman içinde Eğitim Fakültesi’nden öğrenciler atölyemize gelip gitmeye başladı. İlk olarak İbrahim Çiftçioğlu’na Kasım Koçak cesaret verince, o da bir atölye açtı. Bizim atölyenin devam ettiğini, resim satıldığını görenlere “Gelin siz de atölye açın, gelenler sizin de resimlerinizi görsün” paylaşımı, bir sürü genç ressam adayına ve bu işe gönül verenlere umut kaynağı oldu. Bir gün tesadüfen atölyeye gelen Bayram Gümüş, Kasım Koçak’tan ders almaya ve bizim atölyede çalışmaya başladı. Sonrası, Timur Çelik, Selahattin Yıldırım, Ahmet Onay Akbaş, Mustafa Özel, Yüksel Diyaroğlu ve daha pek çok genç atölye açınca, sonrasında ihtiyaçlar yeni şeyler doğurdu. Gravür atölyesi, şase ve çerçeve atölyesi ve nihayet bir galeri. Bu topluluk hepimize olduğu gibi benim de sanat yaşamıma, birlikteliğin getirdiği olumlu katkılarda bulundu.
Sizi en çok natürmortlarınızla tanıyoruz. Özenle bir araya getirdiğiniz nesneler aslında tuval üzerinde bir hikâye anlatıyor hatta ışıkla, renkle ve nesnenin çağrıştırdıkları ile bir şiir yazıyor. Bazı natürmortlarınıza altta yatan bu hikâyeyi anıştıran isimler vermişsiniz; Özür, Akit, Engeller gibi. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Evet, geçmişten beri “Büyük İdealler”in resmini yapmak varken, natürmort yapmak hep sınıflandırma olarak gerilerde kalmış. Ben eşyanın insanın ruhunu yansıttığını ve nesnelerin hep bir şeyler söylediğini, yaşanmışlığının ve hikâyesinin olduğunu düşünürüm. O nesneler ile bir şeyler anlatmaya çalışırım. Resimlerime koyduğum ve sizin sorduğunuz isimler de tabii ki resimlerimi okumak isteyene katkıda bulunabilir. “Özür” isimli resmim çok açıktır. Bilezik, şık bir bileziktir ama kelepçeyi çağrıştırır. Kutunun kapağı açılmış, sözler dışarı dökülmüştür. Ve bir demet çiçeğin arkasında özür dileyen biri vardır. “Akit” resmimde, likör kutlamanın (Çocukluğumda bayramlarda likör ikram edilirdi.), gala çiçeği bir gelinin, akide şekerleri de bir sözleşmenin sembolleriydi yani evliliğin ki evlenmek de bir akittir! Bunlar kısaca söyleyebileceklerim…
Kadınları genellikle yalnız ve mahrem anlarda betimlediğiniz çalışmalarınızın çoğunda yine arka planda nesneler var. Bu nesneler ve kadın betimlemeleriniz arasında ilişkiyi biraz anlatabilir misiniz?
Ve resimlerinizde durağanlık, durgunluk ve altta yatan bir hüzün hissediliyor. Bu tespitle ilgili ne dersiniz, hüznün çalışmalarınızda ve hayatınızdaki yeri nedir?
Hüzün; gam, sıkıntı, dert değil benim için. Hüznün içinde duygusal bir zenginlik ve derinlik var. Yalnızlık olabilir ama bu karşıdakini rahatsız eden, üzüntü veren bir yalnızlık değil. Geçici bir duygunun ifadesi olabilir. Biraz romantizm, biraz içe dönme, biraz derinleşme, bazen aynada yüz yüze gelme. Hüzün benim için, içe dönmek demek. Ben içe dönmenin insanı olgunlaştırdığını düşünürüm. Ve böyle zamanlarda her insanın bir hüzünlü tarafının olduğu kanısındayım. Hüzünde incelik ve sakinlik vardır. Ve ben bu duyguları kadın bedeni ile çok bağdaştırıyorum. Ve natürmortlarıma nasıl yaklaşıyorsam insan bedenine de öyle yaklaşıyorum. Duygusal zenginlik, derinlik, kırılganlık, zarafet, zaman zaman ince bir sevinç. Acı çeken, dolayısı ile öfkeli insanlar ve nesneleri tuvalime yansıtmaktan hoşlanmıyorum. Sanırım burada 7. ve 8. sorularınıza yanıt vermiş oluyorum.
Natürmortlarınızdaki müthiş teknik ustalığa rağmen onları fotografik gerçeklik olarak algılamıyoruz. Bunun sebebi ne olabilir?
Çünkü fotografik gerçekçilikte sanatçının duygularından önce tuvalde fotoğrafın anlık gerçekliği vardır. Bu bir seçimdir. Benim resimlerimde fotoğrafın anlık görüntülerini değil, bilinçli seçilmiş, içinde anlam taşıyan nesneleri veya figürleri görürsünüz. Fotografik gerçekçilik gerçeği ifade etmez, onu olduğu gibi tuvale yansıtmayı seçer. Benim resimlerimde ise idealize edilmiş bedenler ve nesneler görülür. Bu anlamda benim resmimi fotografik gerçekçilik değil, klasik resim olarak adlandırmak daha doğru olur.
Resimlerinizde ışık nerdeyse nesneler ve insanlar kadar önemli bir rol oynuyor. Bu bilinçli bir tercih mi, resimlerinizdeki ışığı biraz anlatır mısınız?
Resimlerimde ışık doğal gibi görünür ama ben resmimi yaparken ışığı, resmin gerektirdiği şekilde değiştirip objelere yansıtıyorum. Benim için ışık yaşamımızda olduğu gibi resimde de önemli ve resmin etkisini arttıran en önemli unsurlardan biridir.
Yağlıboya dışında oldukça detaylı mürekkep çalışmalarınız, baskı resimleriniz ve ayrıca desenleriniz var. Üretirken en keyif aldığınız teknik hangisi acaba?
Aslında detay, eğer resminizde varsa; hangi teknikle çalışırsanız çalışın, bu sizin tarzınız ve bütün çalışmalarınızda görülür. Ben hepsinden ayrı keyif alıyorum. İster karakalem ister mürekkep ister gravür olsun tüm desen çalışmalarım benim dinlenme saatlerim. Yağlıboya daha çok efor istiyor. Birini daha çok seviyorum diyemem, sonuçta hepsi birbirini besliyor.
Kitap resimleri yaptığınızı da biliyoruz, bu çalışmalarınızın diğer resim çalışmalarınızdan farkları neler oldu?
Resminizde hikâye size ait, düşleriniz sizin. Kitap resimlerken hazır bir hikâyeye göz oluyorsunuz veya başkasının gördüğü düşü siz de kendinizce görüp onu yorumlayarak görsele dönüştürüyorsunuz. Bu anlamda farklı ama keyifli. Zaten kitaplara yaptığım resimlere de kendi resimlerimin bir uzantısı olarak yaklaşıyorum.
Sanat ve doğa ilişkisi ile ilgili ne düşünüyorsunuz?
Doğa ve Sanat: Zaten iç içe iki kavram. Bence sanat doğadan beslenir. Bu bir insan olabilir, başka bir canlı olabilir, bu dünyada yaşadığımız herhangi bir olay olabilir. Her şey doğanın bir parçası değil mi zaten?
Resim sanatının diğer sanatlarla bağlantısı olduğuna inanıyor musunuz? Özellikle dergimizin odağındaki şiir sanatı ile resim sanatı arasında bir bağlantı olduğunu düşünüyor musunuz?
Tabii ki bağlantılı. Tüm sanat dalları birbirinden beslenir. Resim, şiir, müzik, roman, sinema. Hepsinin bir diğerine katkısı vardır. Bazı sanat eserleri için “ne şiirsel bir anlatım!” deriz. Buradaki bağlantı çok açık değil mi?
Sizin için çok özel olan bir resminiz var mı? Varsa neden?
Benim için resimlerim hep özel. Duygusal olarak daha özel bulduğum resimlerim var ama illaki şu çok özel diyemem…
Günümüz sanat anlayışı ile ilgili görüşlerinizi kısaca öğrenebilir miyiz?
Ben sanatta şu ya da bu dayatmasına karşıyım. Bu anlamda günümüzde kullanılan “çağdaş” sanat dayatmasına da karşıyım. Yeterli altyapısı ve donanımı olan, bu işi samimiyetle yapmak isteyen, bu yola baş koyanların kullandığı dil değil, ortaya çıkardığı yapıt beni ilgilendiriyor. Hangi dili kullanırsa kullansın ki; bu soyut olabilir, kavramsal ve ya figüratif olabilir… Önemli olan sonuçta ne çıktığıdır. Önüne gelen “ben yaptım oldu!” deyince o sanat olmuyor.
Atölyenizde öğrenciler de yetiştiriyorsunuz, bu alandaki deneyimleriniz doğrultusunda sanat eğitimi nasıl olmalı, bu konuda neler söylersiniz?
Her hocanın ayrı bir yöntemi vardır. Ben doğru olduğuna inandığım eğitimi veriyorum. Günümüzde resim eğitimini gereksiz bulanlar da var. Ben atölyemde öğrencilerime bir alt yapı veriyorum. Desen, leke, kompozisyon, renk. Bunları öğrendikten sonra herkes nasıl resim yapacağına kendisi karar verir. Atölyeye ilk geldiklerinde iyi ile kötüyü ayıramayanlar bir süre sonra göz, el, beyin birlikteliği ile resme nasıl bakmaları gerektiğini öğreniyorlar. Buna pratiğin içinde ve gerektiği yerde teori de ekleniyor. Çünkü tek başına anlatılan teorik şeyler uygulamanın içinde olmayınca hepsi unutulur ve havada kalır. Ben tüm bildiklerimi aktarmaya çalışıyorum. Formül vermiyorum, formülü kendilerine bulduruyorum. O formülü bulabilmelerinin yolu da çok yönlü araştırma ve çalışmaktan geçer. Benim hocalık yöntemim bu.
Elli yıllık kariyerinizde bir kadın sanatçı olarak cinsiyetinizden dolayı yaşadığınız zorluklar oldu mu?
Ben cinsiyetimden dolayı bir zorluk yaşadığımı düşünmüyorum. Belki eşimin de ressam olması ve evimizin resim ile yatılıp kalkılan bir yer olması buna nedendir. Anne olmak ve çocuklar küçükken yüklendiklerimiz belki zorluk olarak sayılabilir. Ama anne olmanın da yaptığınız işe katkısının olduğunu düşünüyorum. Zaten anneliği bir engel olarak görüyorsanız bir tercih yapmak zorunda kalırsınız. Ben bir kadının istediği takdirde her türlü zorluğun üstesinden geleceğine inananlardanım.
46XX’in sloganı ‘Şiir Dişi İşi’. Siz de sanatta dişil bir sezgi olduğuna inanıyor usunuz?
“Dişil sezgi” duyarlılık anlamında ise; evet! Ben doğanın kendisine tanıdığı doğurganlık ayrıcalığının bir uzantısı olarak kadının, dünyayı daha duyarlı, hoşgörülü ve barışçıl kucakladığını düşünüyorum.
Genç Aysu Koçak’a ne söylemek isterdiniz ya da bugünden bir resim ulaştırabilecek olsaydınız o hangi resminiz olurdu?
Genç Aysu’ya bugüne kadar yaptığım şeyleri yine yapmasını söylerdim. Yoluna devam et ve yılma derdim. Belki daha sakin olmasını ve daha çok düşünmesini öğütlerdim. Bugünden baktığımda genç Aysu’yu seviyorum ve ona tek bir resim değil birçok resim gönderirdim. Seçim yapamadım.
46XX ile edebiyat, geniş anlamda sanat uslu durmayı reddeder diyoruz. Sizce sanatçının uslu durmaması bugünün konfor odaklı dünyasında neyi göze alması demektir?
Sanatçının uslu durmaması; söyleyeceği sözü söyleyebilme cesaretini göstermesi yeniliklerden ve yenilikleri denemekten korkmaması, geçmişten ders alarak kaybedeceği şeyleri de göze alarak yoluna devam edebilmesi demektir benim için.
Dergimizin bu ayki teması olan çocuk ve sanat ilişkisi ile ilgili ne söylemek istersiniz?
Sanat insanın kendisini ifade etme biçimi ise; çocuk için de sanatın herhangi bir dalı onun kendi iç dünyasını dışa vurmasının en saf yoludur. Bir çocuğun yaptığı resimlere bakarak onun iç dünyasını keşfedebiliriz. Çocuklar sanatın herhangi bir dalında ortaya çıkardıkları bir ürünle hem özgüven duygusu yaşarlar hem de kimliklerini kazandıracak ilgi alanlarını keşfedebilirler. Çocukların sanatla erken yaşta buluşmasının onların daha sağlıklı ve yaratıcı bireyler olarak yetişmelerine katkı sağladığı düşüncesindeyim.
Çok teşekkür ederiz.
Yazar





