Dışardan kedilerin canhıraş sesleri geliyor, belli ki kavga fena kızışmış. Oldum olası, kedilerin ölümü dahi göze aldıkları bu patırtılarını gidip ayırmak isterim. Yapmışlığım da vardır, tabii ne yapsama da yollarından döndüremediğim de çok olmuştur. Bir yokuştan aşağı toza bulanmış bir yumak halinde, birbirini ısırarak, tırmalayarak yuvarlanan kediler geliyor gözümün önüne. Ama şu an vahşet üzerine …
Dışardan kedilerin canhıraş sesleri geliyor, belli ki kavga fena kızışmış. Oldum olası, kedilerin ölümü dahi göze aldıkları bu patırtılarını gidip ayırmak isterim. Yapmışlığım da vardır, tabii ne yapsama da yollarından döndüremediğim de çok olmuştur. Bir yokuştan aşağı toza bulanmış bir yumak halinde, birbirini ısırarak, tırmalayarak yuvarlanan kediler geliyor gözümün önüne. Ama şu an vahşet üzerine düşünesim de, bulunduğum rahat köşemden kıpırdayasım da yok. Yüz elli yıllık bir konağa kurulmuş halk kütüphanesinin nerdeyse üç metreye varan ahşap çerçeveli penceresinden, rüzgarda salınan çınar yapraklarını izliyorum. Elimde Haydar Ergülen’in Üzgün Kediler Gazeli. İçindeki şiirleri mi yoksa kitabın adını mı daha çok seviyorum, bilmiyorum. Bir kedinin üzgün olmasında, üzgün olabilmesinde kalbime dokunan bir şey var. Gözleri kederle kısılmış, bıyıkları bir bir aşağı düşmüş kedileri düşünmek bana şiddetin, öfkenin ve gençliğin bittiği yerde bastıran hüznü hatırlatıyor nedense.
Pencereden düşen ışık lekeler halinde elimde, kitapta ve ahşap masada geziniyor, uzun uzun izliyorum. Işık şiir yazıyor diye geçiyor aklımdan, kelimelerden azade, kıpır kıpır bir şiir. Büyücek bir yaprağın gölgesine elimi uzatıyorum. Elim ışıksız şimdi, üzgün eller gazeli diyorum kendi kendime, ışıksız, üzgün ellerin şiiri.
Kucağıma koyuyorum ellerimi, masanın altına, görünmüyorlar. Masadaki şiirde ben yokum artık. Ölüm diyorum, ellerim öldü. Özlemle titreşiyor ışık ve gölge ahşabın üstünde. Masadaki şimdi bir yas şiiri.
Kütüphane memuru istenen bir kitabı rafından almak üzere yanımdan geçiyor. Lavanta kolonyasının kokusunu alıyorum, iade edilen kitapları yerlerine dizdikten sonra ellerine mutlaka bolca döktüğü kolonyanın kokusunu. Ben ona gülümseyerek her baktığımda ellerinde kalan kokuyu boynuna da sürerek, tiksindiğimden değil de alışkanlık der, mahcup. Şimdi lavanta bir şiir yazıyor havada, içinde korku, yalnızlık ve hüzün olan. Bu, kütüphanecinin şiiri. Bu, yaşamdan kitaplara kaçan, kağıda dokunduğu kadar ya da hiç değilse biraz bir tene de dokunmak isteyenlerin şiiri. Bu üzgün kütüphaneciler gazeli.
Üzgün kütüphaneciler gazeli diyorum kucağımdaki ellerime. Ellerim ayrı ayrı duruyor, onları buluşturuyorum. Bir tene dokunmak diye düşünüyorum, bir elin diğerine dokunması, nasıl bir şey? Kendi tenimle oğlumunkini ayırt edemiyorum demişti bir arkadaşım, aynı sıcaklık, aynı doku; sarılıp birlikte uyurken ona mı, kendime mi sarılıyorum, bilmiyorum.
Ben, kendime dokunuyorum şimdi, kendi elimi dünyanın elinden ayırt edemiyorum. Dünya ile kendimi artık ayırmak istemiyorum. Dışarda esen rüzgarın saçlarımın arasında estiğini, gövdemin bir ağaç gövdesi olduğunu ve üzerimde yürüyen karıncaları düşlüyorum.
Rüzgar bir şiir yazsın istiyorum, hafif, uçucu, serin ve mavi bir şiir. Yüksek, ahşap tavanın altında bir yaprak gibi savrulduğumu hissediyorum. Ne mutlu ne de hüzünlü olduğum bu hale bir isim arıyorum, bulamıyorum.
Rüzgarlar Gazeli diyorum önüne bir sözcük koyamadan, Rüzgarlar Gazeli.
Yazar





