Ridley Scott’ın 1991 yapımı Thelma ve Louise filmi, yalnızca bir “kaçış hikâyesi” ya da bir “yol filmi” değildir. Erkek egemen dünyanın kadınlara çizdiği dar sınırların bir yolculuk metaforu içinde parçalanışıdır; kadınların yüzyıllardır susturulmuş cümlelerinin asfalt boyunca yankılanışıdır. Ridley Scott’ın kamerası, bu filmde erkek bakışını terk eder; direksiyon başında iki kadın vardır ve yol ilk kez …
Ridley Scott’ın 1991 yapımı Thelma ve Louise filmi, yalnızca bir “kaçış hikâyesi” ya da bir “yol filmi” değildir. Erkek egemen dünyanın kadınlara çizdiği dar sınırların bir yolculuk metaforu içinde parçalanışıdır; kadınların yüzyıllardır susturulmuş cümlelerinin asfalt boyunca yankılanışıdır. Ridley Scott’ın kamerası, bu filmde erkek bakışını terk eder; direksiyon başında iki kadın vardır ve yol ilk kez onlara aittir. Film, sinema tarihinde nadir rastlanan bir cesaretle kadınları kurban, eş, anne ya da tamamlayıcı rollere hapsetmeyi reddeder.
Thelma ve Louise yola çıktıklarında hayat hâlâ onlara katlanılabilir sınırlar sunmaktadır. Simone de Beauvoir’ın yıllar önce söylediği gibi: “Kadın doğulmaz, kadın olunur” Thelma da Louise de filmin başında bu “olunmuşluğun” içinde sıkışmıştır. Thelma, kocasının buyurgan cümleleri arasında sıkışırken, Louise geçmişin karanlık bir gecesinde bırakılmış bir çığlıkla yaşamaktadır. Erkek şiddeti, filmde bir istisna değil sistemin sıradan işleyişidir.
Film boyunca erkek karakterler çoğunlukla ya baskıcı ya küçümseyici ya da güvenilmezdir. Bu tercih tesadüf değildir. Film, ataerkil düzenin gündelik ve sıradan yüzünü teşhir eder. Thelma’nın kocası Darryl sevgi yerine kontrolü; Louise’in geçmişi ise adalet yerine suskunluğu temsil eder. Erkek egemen hukuk sistemi kadınları korumaz. Kadınların öyküsünü tartan bozuk bir terazi gibidir; çoğu zaman eksik bulur, çoğu zaman sessiz kalır. Louise’in polise duyduğu mesafe, tek bir gecenin değil, kadınların adaletle kurduğu uzun ve kırık ilişkinin izlerini taşır.
Yol ilerledikçe Thelma değişir. Onun dönüşümü sessiz ama sarsıcıdır. Önceleri izin alan, çekinen, kendini küçülten Thelma, yavaş yavaş kendi bedeninin, kararlarının ve sesinin farkına varır. Bu dönüşüm filmin kadın deneyimini merkeze alan söylemini ortaya koyar: Kadınlar uysal değildir, uysallaştırılır. Ve bu öğrenilmiş hâl bozulabilir. Judith Butler’ın işaret ettiği gibi, “Toplumsal cinsiyet, tekrar eden eylemlerle kurulan bir performanstır”. Thelma ve Louise de kendilerine öğretilmiş bu performansı terk eder. Ne iyi eş, ne makul kadın, ne de pişman fail olurlar. Onlar, erkek egemen düzenin kabul edemediği bir şey olmayı seçerler: İtaatsiz.
Louise ise başından beri daha güçlü görünse de onun direnci bir hayatta kalma stratejisidir. İki kadın arasındaki bağ filmde romantize edilmeden ama son derece derin bir dayanışmayla kurulur. Erkek merkezli anlatıların aksine kadınlar arasındaki ilişki rekabetle değil, kardeşlikle tanımlanır. Film boyunca erkek karakterler birer gölge gibidir; buyuran, küçümseyen, kandıran ya da inanmayan. Erkeklik burada bir bireysel kusur değil, yapısal bir sorundur. Kadınlar arası ilişki ise rekabetten arınmış, neredeyse şiirsel bir dayanışmayla örülüdür. Birbirini tutan iki el birlikte erkek egemen algıya karşı güçlenir.
Filmin finali, sinema tarihinin en çok tartışılan sahnelerinden biridir. Uçuruma doğru sürülen araba, çoğu yorumda bir ölüm olarak okunur. Oysa bu sahne, patriyarkanın sunduğu yaşam biçimlerini reddetmenin sembolik bir ifadesidir. Thelma ve Louise için geri dönüş, yalnızca hapse değil; yeniden susturulmaya, yeniden uygun olmaya dönmektir. Uçurum, bir son değil bir reddiyedir. Susan Sontag’ın dediği gibi: “Bazı hikâyeler mutlu sonla değil, doğru sonla biter.” Thelma ve Louise için doğru son, patriyarkanın sunduğu hayat biçimlerine razı gelmemektir. Arabanın havada asılı kaldığı o an, kadınların tarihte nadiren sahip oldukları kendi kararlarının ağırlığının metaforudur.
Thelma ve Louise, kadınların özgürlüğünü sistem içinde mümkün görmeyen karamsar bir film değildir; aksine sistemi sorgulayan cesur bir anlatıdır. Bugün hâlâ erkek şiddeti, yargı eşitsizliği ve toplumsal cinsiyet rolleri konuşuluyorsa Thelma ve Louise hâlâ günceldir. Çünkü bu film kadınların yalnızca hayatta kalmak değil, kendi hayatlarının öznesi olmak istediğini haykırır. Ve bazen en yüksek sesli haykırışlar, uçurum kenarında söylenir.
***
Sinema tarihinde önemli bir yere sahip olan bu güçlü ve etkileyici film, 1991 yılında gösterime girmiş 1992 yılında En İyi Orijinal Senaryo Oscar ödülünü almış ve birkaç dalda daha Oscar’a aday olmuştur. Drama ve macera türünde diyebileceğimiz bu yol film aynı zamanda mizahi unsurları da taşımaktadır. Filmin senaristi Callie Khouri’dir . Yönetmeni ve yapımcısı ise Ridley Scott’tur. Filmin müziklerini Hans Zimmerman yapmıştır. Film’de Thelma karakterini Geena Davis, Louise karakterini Susan Sarandon canlandırmıştır. Bu iki kadın kahramanın hayatındaki erkekleri ise Thelma’nın eşi Darryl rolünde Christopher McDonald, Louise’in sevgilisi Jimmy rolünde ise Michael Madsen oynamıştır. Harvey Keitel Dedektif Hal rolündeyken, Brad Pitt’i de kısa ama dikkat çekici soyguncu J.D rolüyle izleriz.
***
Filmden hafızamızda kalan cümleler ise ;
“You get what you settle for.”
“Razı olduğun hayatı yaşarsın.”
Louise
In the future, when a woman is crying like that, she isn’t having any fun.”
“Bir kadın böyle ağlıyorsa, eğlenmiyordur.”
Louise
“Something crossed over in me.”
“İçimde bir şey yer değiştirdi.”
Thelma
“You’ve always been crazy. This is just the first chance you ever had to really express yourself.”
“Zaten hep deliydin. Sadece ilk kez kendini gerçekten ifade etme şansı buldun.”
Louise
What are we gonna do, Louise?
–Ne yapacağız, Louise?
Let’s keep going.
–Devam edelim.
You ready?
-Hazır mısın?
Yeah !
-Evet.
Ve film afişindeki söz :
“Somebody get a life…so they did”.
“Birileri bir hayat edinin dedi… ve onlar da öyle yaptı.”
Yazar





