12 EYLÜL SÖZÜN SUÇ SAYILDIĞI GECE

Gece, bir mektup zarfının yırtığından sıyrıldı.Ayak sesleri büyüdü; vakit, kapı aralıklarında donduRadyolar sustu, sessizlik kuşaklarca sürdüNemli duvarlarında işkence artığı hayatınBir el tarihi karalarkenKimse uyumadıveKimse uyanmadı o gece…  Bazı tarihler, takvim yapraklarında asılı kalır. Bazı tarihler, insanların sesinde düğüm olur. Bazı tarihler, bazı evlerde yıllarca fısıltıyla söylenen bir isimdir.Bir kadının tavan arasında sakladığı siyah beyaz bir …

Gece, bir mektup zarfının yırtığından sıyrıldı.
Ayak sesleri büyüdü; vakit, kapı aralıklarında dondu
Radyolar sustu, sessizlik kuşaklarca sürdü
Nemli duvarlarında işkence artığı hayatın
Bir el tarihi karalarken
Kimse uyumadı
ve
Kimse uyanmadı o gece… 

Bazı tarihler, takvim yapraklarında asılı kalır. Bazı tarihler, insanların sesinde düğüm olur. Bazı tarihler, bazı evlerde yıllarca fısıltıyla söylenen bir isimdir.

Bir kadının tavan arasında sakladığı siyah beyaz bir vesikalıktır. Bir kitabı, rafa ters koyarken saklı kalır bazı tarihler. Çocukların, annelerinin bir ismi söylerken neden dönüp kapıya baktığını anlamaya çalışmasında yaşar. Tarih sadece meydanlarda yazılmaz mutfak masalarında, görüş günlerinin hüznünü taşıyan o soğuk demir parmaklıklı pencere camlarının buğusunda, tüllerin ardında, bir mektubun karalanmış satırlarında, bir şiirin yakılmadan evvel ezberlenen son dizesinde yaşar.

12 Eylül 1980 de böyle bir tarihtir.

Onu yalnız tankların sokağa çıkmasıyla başlatmak, hikâyeyi en kaba yerinden tutmaktır. 12 Eylül’ün gölgesi çoktan düşmüştü üzerimize. Ülke 1970’lerin sonuna doğru; ağır bir siyasal kutuplaşmanın, sokak şiddetinin, faili meçhullerin, grevlerin ve gitgide büyüyen toplumsal bir korkunun içinden geçiyordu. Sokakların kanadığı doğruydu; ama o kan, ardından gelecek olan askeri darbeyi aklayamayacaktı.

Sanırım darbeler, kendilerini kaosun içinden doğan bir zorunluluk gibi anlatarak aklanmayı seviyor. Önce yaranı kanatıyor, sonra postallarıyla senin üzerine basarak “başka çare yoktu” diyor. Kimine göre 12 Eylül, sokaktaki çatışmayı durdurdu ama gerçek şu ki 12 Eylül bu ülkenin aklını, dilini ve geleceğini teslim aldı; parlamento feshedildi, partiler ve sendikalar kapatıldı. Yüz binlerce insan gözaltına alındı. İşkence, sistematik bir devlet politikasına dönüştürüldü. TBMM kayıtlarına 650 bin gözaltı, 1 milyon 683 bin fişleme, 210 bin dava not düşüldü.

Fakat bir ülkenin başına ne geldiğini anlamak için rakamlar yetmez.

650 bin, gece yarısı bir ailenin kapısının dipçikle vurulmasını anlatmaz.
Bir milyon altı yüz seksen üç bin, bir insanın kendi adına bakarken devletin dosyasında “sakıncalı” diye mühürlenmesini anlatmaz.
210 bin dava, bir annenin mahkeme kapısında oğlunun yahut kızının hırkasına sarılıp beklemesini anlatmaz.

Rakamlar tarihin kemiğidir. Sanat ve edebiyat ise onun eti, kanı, hafızası ve çığlığıdır.

12 Eylül sabahı, radyo konuştu. Televizyonlar, karardı ve bir askerî bildiri metni okundu. Devletin soğuk sesi bir anda tüm evlerin salonlarına yayıldı. O ses büyüdü, insanların sesi küçüldü. O ses büyüdü, telefonlar sustu. O ses büyüdü, sokaklar boşaldı. O ses büyüdü, evlerin içerisindeki konuşmaların tınısı, fısıltıya dönüştü. Birileri hep sırasını bekledi, birileri buna destek verdi, birileri komşusunu, iş arkadaşını gammazladı ve birileri çoktan alıp götürüldü evinden. Birileri ise henüz kapısı yumruklanmadığından o karanlığın, sokağını teğet geçtiğini sandı.

Belki o sabah binlerce insan, evindeki kitaplığa ilk kez tekinsiz olanları ayırmak için baktı.

Çünkü bu kitaplar yalnızca kâğıt ve mürekkepten ibaret değildi. Bu tekinsiz kitapların içerisindeki düşünce, bir insanın siyasal kimliği sayılabilirdi. Bir dize, bir örgüt bağı sayılacaktı. Bir dergi, bir gözaltı sebebi olacaktı. İnsanların evindeki kitaplığın rafları, devletin onlar hakkında kuracağı suç cümlesinin basamaklarına dönüştü.

Sanırım 12 Eylül’ün bu ülkeye ve onun kültür hayatına ettiği en büyük kötülüklerin başında, sözü yalnızca susturmakla kalmayıp tehlikeli ve suçlu bir gerçekliğe dönüştürmesi yer aldı.

Kitap, suç deliliydi.
Dergi, kapatılması gereken bir kapıydı.
Şiir, şairinden önce sorguya çekiliyordu.
Yazar, cümlesinden önce dosyaya giriyordu.

Ve devletin dili, bütün bunları bir çırpıda yazdı:
Yasak Toplatma Kapatma Sakıncalı Gözaltı Tutuklama İdam

Bu kelimelerin her biri, resmî evrakta; birkaç harftir, bir insanın hayatında ise yıllarca süren bir sızıdır.

1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu’yla binlerce öğretmen, akademisyen, kamu görevlisi işinden ve yaşamından edildi. Devletin dosyası böyle çalışır çünkü: İnsanı küçültür. Adını tek bir satıra sığdırır. O dosyada bir insanın çocukluğu, sevdaları, sabah kahvesini nasıl içtiği, ilk şiirini hangi deftere yazdığı yer almaz. Bir sıfat vardır, bir suçlama, bir numara ve bir mühür.

Fişlenmek, yalnızca bir kayda geçirilmek değildir; insanın kendi hayatından önce devletin onun hakkında kurduğu o kirli cümleyle yaşamak zorunda bırakılmasıdır.
Sonra bedenlere gelir sıra. Dosyadaki insan, sorgu odalarının soğuk betonlarına çekilir.

12 Eylül karanlığını, yalnızca mahkeme salonlarıyla anlatmak yeterli olmaz. Darbenin asıl yüzü o nemli odalarda, karanlık tazyikli sorgularda, elektrik akımlarında, coplarda ve sonunda cezaevlerinde belirginleşti. İşkence, insan etinin incitilmesinden çok öte; söz hakkını, iradesini ve en kötüsü haysiyetini elinden alma hamlesiydi.

Beden üzerinden dile ulaşmaktı amaçları; insanlar sussun, kendi hakikatini söylemesin ve en kötüsü düşünmesin diye… Fakat işkencenin en uzun ömürlü tarafı, o odadan çıktıktan sonra da insanın içinde kanser olup devam edebilmesiydi.

Bazı kelimeler yıllarca söylenemedi.
Bazı kapılar bir daha açılamadı.
Bazı geceler çocuklara hiç anlatılmadı.

Çünkü insan bazen yaşadığı şeyle baş etmeyi öğrenemez; onu sadece kalbinin en derin yerine gömer.

Kayıplar tam da burada başlar. Bir insanın yokluğu, yalnızca kendi yokluğu değildir. Bir evin düzeni değişir, bir sandalye sonsuza kadar boş kalır. Çamaşır ipinde eski bir gömlek, kapı her çaldığında “Belki odur” diye sıçrayan bir yürektir. Kayıp, ölümden daha koyu bir karanlıktır. Ölümün acısı kesinliğinden gelir; kaybın acısı ise hiç gelmeyen o kesinlikten.

Bu yüzden 12 Eylül kayıpları, bu toplumun hafızasında hiç kapanmayan bir kitabın eksik sayfalarındaki eksik cümledir.

Eksik cümlenin, eksik öznelerinden biri Erdal’dı. Hikâyesi hâlâ hafızalarda kanar. Ona düşen imgeler darağacında sallanır halâ.

25 Eylül 1961 doğumluydu Erdal Eren; yaşı büyütülerek, devletin birtakım kanun ve evraklarla meşrulaştırdığı bir acımasızlıkla darağacına gönderildi. Ardında büyütülen bir yaş, bir kanun maddesi numarası ve bir infaz kararı kaldı…

Devletin dili ölümün karşısında soğuk ve sakindir.

Belgelerin söyleyemediklerini uydurmak için değil; o çocuk bakışını, son haysiyetli duruşunu yeniden insan ölçüsüne getirmek için var edebiyat. Erdal’ı yalnızca bir siyasal simgeye dönüştürmek, onu bir kez daha eksiltmektir. Şiir ve bellek, onu o soğuk darağacından alıp yeniden insan kılmak için direniyor halâ.

Cezaevleri o dönemde yalnızca taş duvarlar, demir parmaklıklar, insan dışı yaşam koşulları, baskılar ve işkenceler demek değildi. Duvarın bir yanında bedenlerde iz kaldı, diğer yanında söz direndi.
Ve sözün dışarı çıkabilmesi için bazen tek bir şiir, tek bir mektup yeterli oldu.

Ahmet Telli’nin, 1982’de basılan Su Çürüdü’sü de işte tam bu direnişin, bu sızmanın imgesidir. Telli’nin mısralarında su, akmadığı için çürür. Hafıza, konuşmadığı için ağırlaşır. Doğrudan bağıramadığımız yerde imge devreye girer. Şair tutanak tutmaz; ama tutanağın söyleyemediği o ağır kederi ve duvarların ardındaki o kırık nefesi, tek bir dizeyle kalbimize çiviler.

Mektuplarsa, darbenin karanlığında en narin ama en inatçı imgeydi. Üzerine cuntacı ve sansürcü kurulların çektiği o siyah çivit mürekkebinden hat, aslında devletin kelimelerden ne kadar korktuğunun da belgesiydi. Mektuplardaki o siyah çizgiden uzun yollar, kelimeleri kaybedemedi; aksine o kelimelerin yokluğunu devasa bir çığlığa dönüştürdü. Karalanmış bir satıra bakan insan, sansürün kelimeyi değil, kelimenin yokluğundaki o büyük boşluğu gösterdiğini anlardı.

Nevzat Çelik’in şiiri de tam böyle çıktı dışarı. 1980’de henüz bir öğrenciyken tutuklanan, idamla yargılanıp yıllarca hücrede kalan Çelik’in mektuplarla dışarı sızan mısraları, hapishanenin soğuk taşlarını eritti. “Ana” şiiri, Şafak Türküsü, Müebbet Türküsü bir süs değil; kalbin ve iradenin nefes alma biçimiydi. Ahmet Kaya’nın 1986’da bu şiirleri bestelemesiyle, cezaevi duvarları kasetçaların içine, evlerimize sızdı.

Fakat sadece şiir ve mektup değildi gözaltına alınan; sesin ve kalemin kendisi de hedefti.

Sadece kitaplar değil, plaklar ve kasetler de toplatıldı. Yakıldı, toprağa gömüldü. TRT ekranlarında ve radyolarda şarkılar yasaklandı. Cem Karaca vatandaşlıktan çıkarıldı. Selda Bağcan, şarkıları ve duruşu yüzünden defalarca cezaevine atıldı. Ruhi Su’nun pasaportuna el konularak gür sesi ve nefesi boğuldu. Türkülerle, şarkılarla duygularını dile getiren bir halka, bunun bir suç olduğu öğretildi.

Yazarlar sadece yazılarıyla değil, bedenleriyle de o karanlık odalara çekildi. Sevgi Soysal, Adalet Ağaoğlu, Vedat Türkali, İlhan Selçuk ve daha niceleri… Kimi gözaltında işkenceden geçti, kimi mahkeme salonlarında santim santim yargılandı, kimi yazdığı her satır için ağır bedeller ödedi.

Edebiyatın o koca çınarı Rıfat Ilgaz, 12 Eylül sonrasında yetmiş yaşında, hasta yatağından gözaltına alındı. Gözleri bağlanarak, zincirlere vurularak götürüldü. Kendi yazdığı Karartma Geceleri’ni bu kez yetmiş yaşında, kendi toprağında yaşadı.

Devletlerin bilmedikleri şey korkunun, inancın kalemini asla kıramadığıydı.

Erdal Öz, cezaevinin nemli duvarları arasında gördüklerini ve yaşadıklarını edebiyata taşırken; Gülten Akın’ın şiiri de tam burada durdu. Onu sadece “12 Eylül şairi” diye daraltmak haksızlıktır; fakat onun şiirindeki kadınlık, ince sızı, yoksulluk, taşra ve incelik, darbenin kırdığı o insanı en içeriden, en evsel yerden onarmaya çalışır.

Ve kapatılan dergiler… Sanat Emeği, Somut, Birikim, Halkın Dostları… Birer birer kapılarına mühür vurulan o yayınlar, bir kuşağın yarım kalan cümleleriydi. Evlerde korkudan toprağa gömülen, sobalara atılan kitaplar ve Bilim ve Sosyalizm Yayınları’nın 132 bin kitabının yakılması gibi…

İktidarlar zaman zaman kâğıtları ve sesleri yakarak, düşüncenin izlerini silebileceklerini zannederler.

Bir kitabı, bir şarkıyı, bir kalemi suç aleti gibi göstermek; okurun ve dinleyicinin zihnine korku ekmekten başka bir şey değildi… Toprağın altında yalnızca bitkilerin kökleri, böcekler ve sürüngenler yok bu coğrafyada. Toprağın altı, geleceğe zorla ekilen fısıldanmış inatçı sözlerle, susturulmaya çalışılan şarkılarla kavrulur.

Toprağı eşeleyen eller tank paletleri altında ezildi
Sayfalar kanla açıldı, şiir yarım kaldı.
O gece okunmadı o dizeler;
Yıllar sonra aydınlandı, her satırda bir ceset vardı…

Darbelerin resmî tarihi hep tankları, postalları, kürsüleri ve erkeklerin kurduğu soğuk mahkeme salonlarını anlatır. Oysa bu ülkenin asıl tarihinde, gürültünün dışında kalan evlerdeki mutfaklar da vardı. Oğulları, eşleri, kardeşleri cezaevlerinde veya kayıpların karanlığında yok olurken; dışarıdaki o büyük cezaevini göğüsleyen kadınlar vardı. Cezaevi kapılarında rüzgâra karşı bekleyen, çamaşır ipindeki eski gömleğe bakıp gözyaşını içine akıtan, çocuklarının önünde dik durabilmek için dudaklarını ısıran anneler ve kadınlar. Darbenin erkek merkezli dili, bu evsel direnişi görmezden gelse bile bu toplumun hafızası, tül perdelerin arkasında fısıltıyla konuşurken çocuklarına korkmamayı öğreten kadınların koynunda birikti.

Bazı çocuklar birdenbire sohbetin neden fısıltıyla yankılandığını duvarlarda anlamasa da bununla büyüdü. Bazı çocuklar, radyoların kasvetli cızırtısını ninni sanarak uyudu. Bazı çocuklar, saklanan kitaplarla saklambaç oynayarak büyüdü… Bazı çocuklarsa hiç büyüyemedi. Bu çocuksu ama büyük sessizlik oyununun bir adı vardı elbet: Otosansür.

Zihinlere yerleştirilen en görünmez pranga, otosansürdür bazı devletlerde…

İktidarın bu görece en büyük başarısı, insanları zindanlarda çürütmek değildi; dizelerini yazarken, cümlelerini kurarken insanlara nerede susması gerektiğini zorla öğretmekti. Fakat unuttukları şey, hafızanın tuhaf bir biçimde toprakla taşıdığı benzerlikti. Bastırıldıkça daha güçlü sürgün verdiğiydi karanlıkta.

Toprak, tohumu göğsünde saklayan bir et gibidir.
Paletlerin sokaklarda yürüdüğü o karanlık saatte.

Bugün geçmişe baktığımda yalnızca arşivlerdeki soğuk rakamları veya caddelerde devrinen tankları görmüyorum. O tankların ezmeye çalıştığı topraktan, kadınların yarım kalmış cümlelerini süzüyorum.

Bir mektubun çivit mürekkebiyle karalanmış yollarında bir mahpusun sakladığı sevgiyi,
Bir annenin kapı aralığında büyüttüğü o inatçı bekleyişi,
Ve toprağın altında hâlâ kavrulan o şiirlerin kokusunu…
Çünkü unutulan şeyin ne olduğunu bilmeyen bir toplum, kendi geleceğinin karşısında savunmasızdır.
Tutanaklar bize “Ne yaşandı?” diye sorar; baskıladıkları şiir ve sanat ise “O yaşanırken bir insan ne hissetti?” sorusunun peşine düşer.
Bir insanın ağzını kapatabilirsiniz; ama başka bir insanın hafızasına nakşedilmiş bir dizeyi öldüremezsiniz.
Bir kitabı yakabilirsiniz; ama toprağa ekilmiş o inatçı sözün paletlerin altında dahi kök salmasını engelleyemezsiniz.

Bu ülkenin susturulmuş bütün cümleleri hiçbir yere gitmedi; bizim içimizde, toprağın altında kulaktan kulağa, nesilden nesile fısıldanmaya devam ediyor.

Ve bir gün biri gelip o toprağı elleriyle eşelediğinde…
Sayfalar yeniden açılıyor.

Yazar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Gizem Gülşen Çam

Gizem Gülşen Çam