‘6. Nerede kalmıştık? Tarihe ağarken üç ağır yıldızSürünerek geçiyor bir hükümet kuşu kanatları yoluk’Ece Ayhan İmdi yetmişlerde çok sorardık ki şiiri içe içe sarhoştuk o zamanlar millet başka şeyler peşinde yuvarlanırken: Acep O taşı nasıl taşıdı ciğerinden çıkan ateşle başkaldıran insan deyip: Apoletlerini bir türlü sevemeyen şairlerin gözbebeklerinde büyüdük ki kimse bilmez, telli duvaklı evlilik …
‘6. Nerede kalmıştık? Tarihe ağarken üç ağır yıldız
Sürünerek geçiyor bir hükümet kuşu kanatları yoluk’
Ece Ayhan
İmdi yetmişlerde çok sorardık ki şiiri içe içe sarhoştuk o zamanlar millet başka şeyler peşinde yuvarlanırken: Acep O taşı nasıl taşıdı ciğerinden çıkan ateşle başkaldıran insan deyip: Apoletlerini bir türlü sevemeyen şairlerin gözbebeklerinde büyüdük ki kimse bilmez, telli duvaklı evlilik hayali kurardı başka kızlar o zaman: Biz acemi erlerdik dünyayı kurtaran ve hayallerimize Allah kadar yakındı Marks…
Yunus’u dinlerdik yüksek sesle Emirgan Korusu’ndan ve Ruhi Baba’nın öz sesinden ve öğrendik ki Yunus’u anlamlandırmadan yanına bile yaklaşılmaz Çanakkaleli Melahat’ın.
Biz anlamadıklarımızı yok saymadık hiç. Sıradanlığın peşinde koşup, cici çocuk olmayı bilmezdik ki bunu en iyi Can Yücel bilir. Bizim kuşağın yüceliğiyle yüzleşmiştir… Küfretmeyi ondan öğrenmedik. Ateşin ortasında biz, bu dünyanın küfre yatkın günlerini bizzat deneyimledik.
Bu vesile ile: Şiiri bilmeliydik dedik, o zamanlar şimdiki zamanların değil geleceğin de has Tutunamayanlar’ı olduğumuz bilincinde değildik: Bize Ahmet Abiler ağlıyordu… Biz onlara ağlamayı bilmiyorduk henüz… Her yerimiz kanıyordu; ‘Muş-Tatvan Yolun’da’n tut da Parasız Yatılı yatakhanelerinde İstanbul ve Ankara’da. Bir Ortadoğu vardı. Bir de Batı. İkisi de kalbimizde uyuyor, uyanıyordu.. Aydın olma hakkını tırnaklarımız söküle söküle aldık biz. ‘Gerisi yalan’
‘Yort Savul’, Yunus Emre’nin bir şiirinden alınma: ”Padişahı kim bileydi/kul itmese yort savul.”
İşte böyledir şiirin ‘ kara kamunun helâlarında’ hüzünle büyüyen hikayesi.
Şairler ve eşkıyalar yurtsuzdur çünkü. Bunu Sabahattin Ali öğretti bize.
Şiirin dili kekremsidir ve olanakları ten gibi sonsuzdur: Kübizm nasıl dört köşeye sığmazsa tek bir perspektifle, çoklu bir bakış ister, Mayakovski kelimenin pentüründe bunu denemiştir. Ece buradan isyandadır eğretilemenin kaosunda : ‘Sürünerek geçiyor bir hükümet kuşu kanatları yoluk’ diyerek ve haklıdır, hangi kalemle yazarsa yazsın. Şiir devlet kurumu değildir; hayatı sorgulamak için vardır ve isyankârdır, vahşidir, yolayatmazdır, tekelsizdir ve üst dildir… yolu açıktır, kapatılmaz hiçbir biçimde ve biçimle…
Kimse anlamıyorum ya da anlamlandırmıyorum diye; dil denemelerini düz yazı ve şiirde dışlayamaz:
Tarihi tersten okumak gibidir… Ölümsüzlük Ardında Gılgamış mesela Melih Abi’nin gözlerinde aralık ayındaki mavi göğün destanıdır. İkisi de ‘en mavidir’. İkisi de ‘yaşlandıkça bulunur’ Turgut’un gözlerinde.
Şiire yol açıyorsa, şiiri arıyorsa her sözcük, par/çal/an/ır, birleş/ir ve dilin bütün imkân ve imkansızlığının arandığı o deli sokağında perişan gezer… Sadece kelimelerle ve kelimelerin izinde… Bundandır Hulki’nin ‘yan yana gelmemiş sözcükler var daha’ deyişi…
Şiir bütün zamanlarındır çünkü. Şair yolunu tez tutup o yüzyıla düşüvermiştir. David heykeli gibi.
‘suyun rengi akmaktır’ çünkü.
Yazar





