(…) Göğe yazılmış bir yastır martı çıkmazı Enkazında yankılanır bu çağın Sükûneti göğü kaplar Yazgısı toprağı (…) -MARTI ÇIKMAZI Efnan Ezenel’in “Martı Çıkmazı” adlı şiir kitabı, Kasım 2025’te Edebiyatist Yayınevi’nden çıkarak okurlarıyla buluştu. Söyleşimizi “Martı Çıkmazı” şiir kitabı üzerinden şiir, kadın, çeviri ve dil üzerine gerçekleştirdik. 46XX’in sloganı, ‘şiir dişi işi’. Şiirde dişil bir sezgi olduğuna …
(…)
Göğe yazılmış bir yastır martı çıkmazı
Enkazında yankılanır bu çağın
Sükûneti göğü kaplar
Yazgısı toprağı
(…)
-MARTI ÇIKMAZI
Efnan Ezenel’in “Martı Çıkmazı” adlı şiir kitabı, Kasım 2025’te Edebiyatist Yayınevi’nden çıkarak okurlarıyla buluştu. Söyleşimizi “Martı Çıkmazı” şiir kitabı üzerinden şiir, kadın, çeviri ve dil üzerine gerçekleştirdik.
46XX’in sloganı, ‘şiir dişi işi’. Şiirde dişil bir sezgi olduğuna inanıyor musunuz?
Şiirde dişil sezgi olduğuna kesinlikle inanıyorum. İnanmanın ötesinde bir bilim insanı olarak öncelikle araştırmalardan edindiğim bilgiyle bu soruya cevap vermek isterim; deneyler ve araştırmalar kadınların erkeklerden daha sezgisel olduğunu kanıtlıyor. Nörobilim ve psikoloji kadınların daha büyük bir ayna nöron sisteminden bahsetmektedir ve gri hücrelerin erkeklere göre kadınlarda daha fazla olduğu mevcut araştırmalar tarafından ortaya konmuştur. Dolaysıyla şiirin sezgisel bir yapı olduğundan yola çıkarsak kadının verdiği duygu ile erkeğin şiirde okuyucuya verdiği duyguyu ayırt edebiliriz. Elbette çok kıymetli erkek şairlerimiz var. Ancak kadının estetik yaratılışı her anlamda söz konusu ve şiirde de bu yansıyor. Kadın önce duygularıyla besliyor dünyayı; şiir dişi işi çünkü kadın doğuştan bir Kybele, doğurgan, bir canlıya hayat veren, iç güdüsel olarak duyguları sezgileri yoğun. Örneğin, şiirde bir kadın bir erkeğin fiziksel uzuvlarından yola çıkarak onlara methiyeler döşememektedir. Erkeklere olan duygularının sezgisel yansımasını görürüz genelde kadın şiirlerinde; bu da bence önemli bir göstergedir diye düşünüyorum.
46XX ile edebiyat, uslu olmayı reddeder diyoruz. Sizce sanatçının ‘uslu durmaması’ bugünün konfor odaklı dünyasında neyi göze alması demektir?
46XX ile evet edebiyat uslu olmayı reddeder söylemine katılıyorum. Sanatçı toplumun ayrık otudur. Örtük her şeyin üzerini açar ve toplumun yüzleşmesini sağlar. Yeri geldiğinde tokat gibi o toplumun yüzüne çarpar. Örneğin, şiir cesurdur, duyguda da düşüncede de. Bu başlı başına bugünkü insanların davranış biçimlerinden sanatçıyı ayırır. Şiirde yalan söyleyemezsin. Konfor odaklı dünyası olan bir insan için dünya zaten toz pembedir ve şiir yazan, resim yapan vb. insan mutsuzdur, birçok şeylerden rahatsızdır, adaletsizlikten, savaştan, haksızlıklardan. Konforun sanatta üretkenliği sağlayabileceğini düşünmüyorum. Gerek bireysel gerek toplumsal olarak sanatçı eleştiriyi, doğruyu söylemeyi veya göstermeyi göze alır. Sanatçı uslu değildir, uslu dursa sanat ortaya çıkamaz. Mutlaka onu rahatsız eden bir şey vardır. O yarayı kazır ve o enkazdan o sanat çıkar. Sanatçı o yaradaki kanamanın verdiği acıyı da rahatsızlığı da öfkeyi de tüm olacakları göze alır. Sanatçı başta acı çekmeyi, rahatsız olmayı göze alır herkes için. Kendinden yola çıkarak -kendi için olsa bile, bir empattır aynı zamanda- toplumun çığlığı, sözcüsü, insanlığın yansıması, dönemin tanıdığı olur. Bu yüzdendir ki geçmişten bugüne önce sanatçılar cezalandırılmıştır. Tüm iktidarların maskesini ancak sanat yere düşürür.
Şiir yazmayı yaşadığımız bu çağda sadece bir dil uğraşı olarak mı görüyorsunuz?
Sevgili Duygu bu kıymetli söyleşi için 46XX Dergisi’ne ve size çok teşekkür ederim. Tüm dergi ekibine yayın hayatında başarılar dilerim. Eminim edebiyatımıza çok kıymetli katkıları olacaktır. Şiir yazmak, dili yeniden kendi duygu ve düşüncelerimizle kurmak kesinlikle çok kıymetli ancak şiir yazmayı sadece dil ile ilgili bir uğraş olmasının dışında bu çağın sorunlarına karşı politik bir duruş olarak görmekteyim. Şiir çağın tanıdığıdır ve şair bu tanıklığın en değerli elçisidir. Şiir, bir dil uğraşı olmasının yanısıra kelimeleri yan yana getirirken bir nefes alma biçimi, karanlığın ve kaosun içinde insan kalabilmenin yolu, hızı durdurduğumuz zamanı yavaşlattığımız yer, şiiri bizim evimiz olarak görmekteyim.
Şiir yolculuğunuzu, şair kişiliğinizi, poetikanızı bizimle paylaşabilir misiniz?
Çocukken de şiir yazardım, çocukça tabi. Daha sonrasında lise yıllarımda Anadolu Lisesini kazandığımda dili ve edebiyatı çocukluğumdan beri sevdiğim için dil bölümünü tercih ettim ve okuduğum üniversitelerde de dil üzerine eğitim almaya devam ettim. Aslında dil ve edebiyat çocukluğumdan beri benim hayatımın bir parçası. Çocukken de ailemden gelen bir okuma ve yazma alışkanlığım var. Önce okuyarak sevdim edebiyatı da dili de. Daha sonrasında bilinçli bir tercih olarak Hacettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı bölümünü tercih ettim ve esas dil ve edebiyat yolculuğum profesyonel olarak orada başladı. Aldığım eğitim dil ve edebiyattaki teorik alt yapımı daha da besledi.
Şiir benim var olma biçimim oldu, her zaman. Başka türlerde de yazıyorum. Aslında ilk taslağını bitirdiğim bir romanım var. Öykülerim ve akademik çalışmalarım da mevcut ve birçok dergide köşe yazılarım da devam ediyor ancak şiir benim için çok özel bir yerde. Dünya ile aramdaki bir köprü olarak görüyorum şiiri. Kalabalığın içindeki ayrıntıları, konuşamadıklarımızı, duyuramadıklarımızı seslendirme biçimi. Benim dünyamda şiir duygunun, düşüncenin, anlamın insanın ruhundan akan iç benliğinin itirafı. Şiirde samimiyeti seviyorum, bu samimiyeti elbette estetik, temel yapıyı bozmayacak şekilde tercih ediyorum. Ancak şiirde insanın ve kendi benliğimin hakiki sesine ulaşmaya çalışıyorum. Dilin kusurlarının, insanın ve insanlığın kusurlarının şiirde kendine kimlik bulmasını seviyorum. Sezgiyle bir yapı kuruyorum ve onu bilinçli bir şekilde derinleştiriyorum. Bu sürecin sonunda da poetikanın kesiştiği yerde şiirim son şeklini alıyor. Önce kelimelere teslim oluyorum sonra çatışmalar ve karşıtlıklar metnin içinde kendini doğal olarak ortaya çıkarıyor. Bu noktada da şiir metin olmaktan çok bir var oluş halini alıyor benim için.
Şiir yazdığınız mekanlarla ilişkiniz nasıl?
Mekanlar, şehirler, doğa, yollar ve yolculuklar şiirin ta kendisi benim için. Dili görme biçimim de aslında mekanları görme biçimimle çok farklı değil. Dil de mekanlar da benim için canlı, orada hayat var, orada şiir var. Bu yüzden mekanlarla fiziksel değil zihinsel ve duygusal bağım yoğun oluyor. Şiirlerimde de öykülerimde de çoğu zaman mekanlara, doğaya rastlayabiliyor okuyucu. Tren garları, şehirler, ülkeler, bazen caddelerde akan o kalabalıklar her biri şiir benim için. Mesleklerimin de verdiği deneyimlerle besleniyorum elbette. Çok seyahat etmemden ve gözlemlerimden kaynaklı olarak şiir, mekânlarda var oluyor benim için. Bir ressam bir mekânı nasıl resmediyorsa bende de öyle oluyor orada bir duygu yakalıyorum. Mekanlar o duygunun tanığı oluyor ya da şiirin tanığı. Şiiri nerede yazacağım bu yüzden belli olmuyor bir masaya oturup hadi şiir yazayım demiyorum, ben önce o duyguyu yakaladığım yerde ilk taslağını oluşturuyorum şiirin, daha oradayken yazılıyor şiirlerimin ilk hali. Bu yüzden şiirde samimiyeti önemsiyorum. Okuyucu da orada oluyor benim için. Gerçeklikten üst bir gerçeklik doğuyor şiirlerimde.
“Martı Çıkmazı” şiir kitabınızdan bahsedebilir misiniz? Okurunuz bu kitaptan nasıl bir mirası devralacak?
“Martı Çıkmazı” benim için yaşamsal bağımdan imgesel bağa dönüşen bir şiir kitabı olarak ortaya çıktı. Doğa, deniz, martılar benim hayatımın bir parçası. Her zaman belirttiğim gibi denize ve ona ait her şeye tutkuluyum. Dolayısıyla martılar da göğü izlediğim, denizi izlediğim her an benimle. Deniz, martılar, gökyüzü benim için bir inziva, nefes alma anları. Onların hem denizde hem yerde hem de gök yüzünde oluşu beni oldum olası etkiliyor. Zeki ve çevik hayvanlardır. Vapurla seyahat ederken çığlık çığlığa uçuşları, özgürlük narası atarcasına etkiler beni. Ben de özgür ruhlu bir insanım ve onlarla bu anlamda da bir bağım var. Richard Bach’ın “Martı Jonathan Livingston” kitabı da çocukken okuduğumda belleğimde yer etmiş bir kitaptır. Bu anlamda önce “Martı Çıkmazı” adlı şiirim ortaya çıktı aslında.
“Martı Çıkmazı” şiir kitabım imgesel bir dilemmadır. Zıtlıkların, çelişkilerin yer aldığı kitap “Yer” ve “Gök” olmak üzere iki ana bölümden oluşuyor. “Yer” ve “Gök” hem birbirini tamamlayan hem de karşıtlık yaratan iki ayrı mekân ve kavram olarak yer alıyor. Daha önce de birçok söyleşide belirttiğim gibi yaşam ve ölüm, umut ve umutsuzluk, savaş ve barış, aşk ve ayrılık, iyi ve kötü zıtlıkların bir araya geldiği imgesel bir yansıma “Martı Çıkmazı”. Büyük parlamentolarda insan haklarından bahsedilirken 21. yüzyılda kapitalizmin ve siyonizmin ürünü olan savaşlarda birçok masum sivilin öldürülmesi gibi hayatın içindeki, dünya düzenindeki gerek bireysel gerek toplumsal çıkmazları, çelişkileri ifade etmeye çalıştım. Martı insanın özgürlük arayışıyken çıkmaz ise bu çağda insanın, insanlığın yönünü ve yolunu kaybetmişliği ile ilgili. “Yer” ve “Gök” arasında insanın sıkışmış olma halidir “Martı Çıkmazı”. Martılara özenen insan ne yeryüzüne ait ne de göğe ulaşabilen veya göğe uçabilendir. Öyle bir çağdayız ki tüm özgürlük imgeleri duvara tosluyor, modern çağ ne yaparsak yapalım insanı sancılı bir varoluşa sürüklüyor. Bu yüzden özgürlüğü ifade eden martılar, çıkmaz olmadan bu çağın sancısını yansıtamazdı. Yine bu yüzdendir ki kitap kendi ismini kendi şiiriyle seçti. Kitabın içerisindeki şiirlerden bahsedecek olursak, şiirler yaşamdan ve kendi yaşamımdan izler taşıyor. “Yer” bölümünü ölümlere, savaşlara, acı kayıplara matem olarak düşünebiliriz. Aynı zamanda bireysel olarak son yıllarda kaybettiğim aile bireylerime, arkadaşlarıma bir matem. “Gök” bölümü ise her şeye rağmen yaşamayı, aşkı, çocukluğu, umudu (az da olsa), baharı, ayrılığın da sevdaya dahil olduğunu içeriyor. “Yer” yaşamın üzerimizdeki ağırlığıyken “Gök” bu ağırlıktan kaçışımızı, umudu, aşkı, ufak anlarda yakaladığımız mutluluk kırıntılarını anlatıyor bize. Yer’de yaşamımız yerle bir olurken Gök’te her şeye rağmen insani yanımıza sarılıp direnmeye çalışıyoruz. Ancak kitabın genel atmosferi insanın bu çağdaki varoluş sancısı. Ölüm ve yaşam arasındaki sıkışmışlığı. Kendi gerçekliğimiz ve bu gerçekliğin verdiği ağırlığı martı kanadıyla çıkmazınıza taşıyor. Ben kendi gerçekliğimden yola çıkıp sizleri de kendi gerçekliğinize, dünyanın gerçekliğine bakmaya davet ediyorum. Çünkü bu çağda asla hiçbir gerçekliğe sırtımızı dayayamayız. Çıkmazlarla etrafı sarılmış bir dönemden geçiyoruz. Özetle, okuyucu bu kitaptan bu çağın sancısını, “Örtülü Faşizm”i, her şeye rağmen aşkı, özgürlüğe olan tutkumuzu, insani duygularımızı miras olarak devralmaktadır.
Sivil toplum kuruluşlarıyla çalıştığınızı ve yerli – yabancı projeler yaptığınızı biliyoruz. Bizlere onlardan bahsedebilir misiniz?
Evet, öncelikle sosyal sorumluluk ağım içerisinde engellilik var. Sosyal kapsayıcılığı toplumumuzda anlatmaya ve var etmeye çalışıyorum. Bilimsel çalışmalarımda engelliliği ve sosyal kapsayıcılığı, turizm sektöründe etkinlik, sanat birçok benzer alanda var etme çabası içerisindeyim. Bu anlamda akademik kariyerimde protest bilim yapmaya çalışıyorum. Ayrımın değil, bütünün içindeki yerimizin bir parçası olduğumuzu savunuyorum. Buna bağlı olarak sahada ve teoride çalışmalar yürütüyorum. Bunun dışında ETOS (Eskişehir Toplum ve Sanat Derneği) üyesiyim. Dernek olarak sanat aracılığıyla toplumsal olayları ifade ediyoruz. Sanatı ve sanatçıyı destekleyen çalışmalarımızla toplumun her kesimine ulaşmaya çalışıyoruz. Kapsayıcılığı bu anlamda da birçok projemizle desteklemekteyiz. Edebiyat ve şiir de buna dahil. Örneğini “Şiirin Suç Ortakları” ismiyle her yıl geleneksel olarak düzenlediğimiz şiirin sahne performansından öte topluma ulaşmasını sağladığımız bir etkinliğimiz var. Bu yıl da “21 Mart Dünya Şiir Günü” nü yine bu etkinliğimiz ile kutlayacağız. UNESCO’nun ilan ettiği ve şiirin diğer sanat dallarıyla buluşturulmasını teşvik ettiği bugünde, çağdaş Türk şairlerimizin hayatlarını ve şiirlerini ekip arkadaşlarımızla seslendirerek onların bestelenmiş şiirlerini müzik eşliğinde halkımızla buluşturuyoruz. Bunun dışında toplumsal kalkınmayı, kırsalı destekleyen yerel, ulusal ve AB fonlu turizm ağırlıklı olmak üzere farklı alanlarda da projeler yapıyorum.
“Dünya Emekçi Kadınlar Günü” ne özel olarak toplumsal eşitsizlik üzerine düşüncelerinizi alabilir miyiz? Şiir yazan bir kadın olmanın zaman zaman sizin heyecanınızı sarstığı oluyor mu?
Sevgili Duygu çok doğru bir noktaya değindiniz. “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” diye yazılır ama toplumsal eşitsizlik olarak hala sürüyor. Elbette bu soru üzerine konuşulacaklar saatler ve hatta günler sürebilir. “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” en temel haliyle adalet mücadelesidir ve bu adaleti, eşitliği sağlamak toplumun her bireyinin sorumluluğudur. Hâlâ cinsiyet eşitsizliği ve ayrımcılık varsa, hayatın her alanında insan haklarından mahrum bırakılıyorsa kadın, o zaman medeniyeti yeniden tanımlamak gerektiğini düşünüyorum. Cinsiyet eşitliği sağlanmadan ne sosyal gelişme sağlanabilir ne de ekonomik gelişme sağlanabilir. 8 Mart hem toplumsal cinsiyet eşitsizliğiyle bir mücadele günü hem de kadınların uğradığı hukuksuzlukla mücadele günüdür. Her yıl görüyoruz ki ülke olarak bu konuda yeterli değiliz. Bu kadar cinayet, bu kadar haksızlık hala varsa politikalar ne yazık ki geliştirilememiştir ve gazetelere, televizyon kanallarına verilen demeçlerin içinin boş olduğunu görüyoruz. Şöyle başlıklar atılıyor genelde (….’dan Kadınlar Günü Mesajı, 8 Mart’ta Kadın Dayanışması ve Eşitlik Vurgusu …). Elbette çok yol katedildi ancak hala küresel anlamda olması gereken düzeyde değil, ki ülkemizde gün içinde haberlere göz attığımızda yolun neresinde olduğumuzu çok acı bir şekilde görüyoruz. Yol katedilmiyor, kadınlar katlediliyor. Toplumsal cinsiyet eşitliğini kadın hakları mücadelesi olmasının ötesinde toplumsal refahın gerekliliği olarak gören bir toplum yaratmak tüm umudumuz. Toplumsal eşitsizliğin gözle görülür halidir Türkiye’deki gündem. “Martı Çıkmazı”nda yer alan “Örtülü Faşizm” şiirimde bu soruya cevabımı okuyucularımız bulabilir:
(…)
kırıldı kalemleri kanunun
kefeni oldu örtülü faşizm
ölümünde masum bir kadının
8.Mart. 2021 / TÜRKİYE
(…)
Şiir yazan bir kadın olmak sorunuza cevap vermem gerekirse, ben kadın olmayı her zaman çok sevdim. Kadın olmak üretmek, direnmek, zarafet, estetik ve dahasıdır. Şiir yazan bir kadın olmak ise bence yaşamın bana bahşettiği en güzel hediye. Kadın şiir yazınca “duygusal” erkek şiir yazınca “edebi” diye nitelendirilen ayrıştırıcı ortamda heyecanımı sarsmıyor tam aksine daha da perçinliyor. Ayrım sadece şiirde, edebiyatta değil üretim dünyasında bilimde de söz konusu ne yazık ki ama her iki alanımda da beni bu durum üretmeye daha çok itiyor. Şiir yazmak veya genel olarak ürettiğim her şey için bunu söyleyebilirim, her koşulda devam eden bir üretme alanım mevcut. Şiir yazan bir kadın olmak ise bu eylemimi daha da anlamlı kılıyor.
Şiirlerinizde gelenekle nasıl bir bağ kuruyorsunuz?
Öncelikle şunu belirtmek isterim, Türk şiirinin elbette hafızasını her birimiz taşıyoruz. Ana dilimizde okuduğumuz şiirler mutlaka gelenekten izler taşımaktadır. Edip Cansever, Nazım Hikmet, Didem Madak, Nilgün Marmara, Sennur Sezer, Turgut Uyar, Yelda Karataş, Birhan Keskin, Enis Batur ve dahası nice isimlerin açtığı yoldan yürüyoruz. Çağdaş Türk şiirinin geleneğini, kültürel hafızasını beslendiğimiz bir zemin olarak görüyorum. Şiirin biriken bir hafızası olduğunu düşünüyorum. Kendi şiirimde bunun izleri elbette vardır. İmgelerimdeki sadeliğin, lirik geleneğin, iç dünyamla bağ kurmamın yansımalarının bu gelenekle bağlantılı olduğunu düşünüyorum.
Çevirmen olduğunuzu biliyorum. Dünya şiirini ne ölçüde takip ediyorsunuz?
Evet, uzun yıllardır Fransızca ve İngilizce yeminli tercümanlık yapıyorum. Bu dillerde elbette şiirler okuyorum. Fransız Dili ve Edebiyatı okumamın da etkisiyle Fransız şiirine özellikle hakimim. Eğitimimin arka planında Fransız Edebiyatı var. Bu yüzden dil avantajımı kullanarak farklı kültürlerin poetik yaklaşımlarından beslenebiliyorum. Bunun yanı sıra her gittiğim ülkeden mutlaka o ülkenin klasik bir şairinin kitabını mutlaka edinirim. Aynı temaların farklı dil ve kültürlerde nasıl imgelerle ifade edildiğini görmek poetik anlayışıma katkı sunuyor.
Şiiri kendi dilinden okumakla çeviri şiirler arasında ne gibi farklılıklar var?
Daha yeni bu konu üzerine bir köşe yazısı yazdım. Yakında “Eleştiriyorum Dergisi”nde yayımlanacak. Çeviri şiir her zaman “lost in translation” yani kayıp yaşamaktadır. Öncelikle buradaki kaybı kazanca çeviren usta bir çevirmenden okumak gerekli çeviri şiiri. Şiir farklı bir dilden çevrildiğinde birebir aynı yankıyı uyandırmaz veya her çevirmenin çevirdiği şiir doğru çeviri değildir. Oradaki dengeyi bilen bir çevirmenin çevirdiği şiiri okumak her zaman daha doğru bir yaklaşımdır. Sınırları ve imkanları doğru değerlendirebilen çevirmenlerin çevirdiği şiirleri okumak sizi özgün şiire daha çok yakınlaştırır. Çeviri şiirde, sonsuz bir kazanım ve kayıp her daim mevcuttur.
Yazar





