1-Yurtsuz Yazar olarak kendinizi tanımlıyorsunuz. Bunu açabilir misiniz? Öncesinde şunu belirtmek isterim: Ben aslında kendimi “Sokak Yazarı” olarak görüyorum. Uzun yıllar boyunca hep yazdım ancak kitap çıkartmak gibi bir kaygım olmadı. Zamanla metinlerim çeşitli dergi ve gazetelerde görünmeye başladığında bile kitap fikrine nedense sıcak bakamadım; ben bir sokak yazarıydım ve kitap çıkartmak için kendimi yeterli bulmuyordum. …
1-Yurtsuz Yazar olarak kendinizi tanımlıyorsunuz. Bunu açabilir misiniz?
Öncesinde şunu belirtmek isterim: Ben aslında kendimi “Sokak Yazarı” olarak görüyorum. Uzun yıllar boyunca hep yazdım ancak kitap çıkartmak gibi bir kaygım olmadı. Zamanla metinlerim çeşitli dergi ve gazetelerde görünmeye başladığında bile kitap fikrine nedense sıcak bakamadım; ben bir sokak yazarıydım ve kitap çıkartmak için kendimi yeterli bulmuyordum. Yurtsuzluk hissine gelince, o da çocukluk yıllarından itibaren kendimi hiçbir yere ait hissedemeyişimden kaynaklanır. Yalnızca “Barbar” diye hitap ettikleri, bir gurbetçi olarak İsviçre’de geçirdiğim dönemde değil, ülkeye geri döndüğümde beni bir “Almancı” olarak görmeleri üzerine Türkiye’de de herhangi bir aidiyet bağı kuramadım. Yani daha açık bir ifadeyle yurtsuz bir sokak yazarıyım.
2-İzan yayınlarından çıkan son kitabınız Cemal Sami’de diğer kitaplarınızdan farklı olarak karakter modelleme ve mektup tekniği kullandınız. Roman karakterlerini ve kullandığınız teknikleri bizlere anlatabilir misiniz?
Tüm karakterleri değil ama belli başlı karakterleri öncelikle sosyal medyada tanıdığım ve sonrasında mutlaka bir fırsatını bulup çayın, kahvenin eşliğinde yüz yüze geldiğim, ilgimi çekmiş olan birkaç arkadaşımı inceleyerek -burada benim gözümdeki karakter yapılarından söz ettiğimi belirtmeliyim- her birinden birer roman karakteri oluşturdum. Bunların arasında Rengin, İngiliz Naci, Galip Hoca bulunuyor. Onların dışında bir de Ziya ve eşi Akina sosyal medya üzerinden değil, özellikle Ziya karakteri çocukluk yıllarından beri arkadaşım olur ve romanda Akina adıyla andığım eşi de gerçek hayattaki eşinin ta kendisidir. Esas karakterlere gelince, onları en sona bırakmıştım ancak onları bağdaştırabileceğim başka kimseyi bulamayınca kendim yarattım.
3-Romanınızı anlattığınız döneme ait siyasi iklim koşullarına paralel kent kültüründen bahsetmişsiniz. Sizce kentlerdeki kültürel eşik hangi yönde seyretmekte?
Sanırım bu soru biraz da tuzak sorusu olmaya aday. Söylemeye gerek var mı bilmiyorum ama elbette kültürel eşik, özellikle 80 sonrası yetişen genç nüfusla birlikte, gözle görülebilir şekilde kan kaybediyor. Günümüzde Z kuşağı söylencesidir sürüp gidiyor ancak ben o kuşağı anlamıyorum çünkü sözcüklerle değil görsellerle iletişim kuruyor, hatta edebiyata olan ilgilerini bile görsellerle yansıtıyorlar; diyeceğim o ki yalnızca çizimlerden oluşan öyküleri var ancak bunu da bizim kuşakların anlayabilmesi hiç kolay değil diye düşünüyorum. Bu konuda bir de metinlerim üzerinden giderek bir açıklama yapmak istiyorum. Ben kara mizah eğilimliyim ve özellikle kent kültürü içindeki absürt ayrıntıları ön plana çıkartmak gibi bir tutkum var. İnsanlardaki “normal” kabul edilen (ayağını sallayan kişi sorun edilmezken elini, hatta parmağını sallayan kişi ilgi odağı oluverir vs.) davranış bozukluklarından tutun da işyerleri, sokak tabelaları, bina adlarına varana kadar nerede dikkatim dağılmışsa, orayı hemen dondurup kâğıda aktarıyorum. Bunu, diğer kitaplarımda olduğu gibi Cemal Sami’de de bolca yaptım. Pizza satan kebapçılar, bavul satan kırtasiyeciler, pekmez satan eczaneler ve daha nicelerinin karşısında şaşırma gereği duymayan kent sakinlerini romanın sayfalarına sığdırmaya çalıştım.
4- Romanınızın ilk sayfasından itibaren başlayan bir öğrenme eylemi görülmekte.
Karakterlerinizden Bilge Hayal Tanova öğrendiği her yeni bilgiyle kendinden uzaklaşıp yabancılaşma içine girmekte. Bu yabancılaşma hakkında bizleri bilgilendirebilir misiniz?
Bilinç yoluyla öğrenme ve idrak, yani tekâmül süreci aslında bizim yaş alma veya boy alma, büyüme ölçülerimizdir. Hangi idrakle ne kadar büyüyeceğimizi tam olarak bilemeyiz ancak ilginç olan, ne kadar az ya da çok büyümek değil, bir kez büyüdükten sonra içimizdeki kaybolup giden eski benimizi artık görememe halimizdir. Bu durum bizi, tanıdığımız eski benimizden uzaklaştırır ve yeni benimizi tanımlamaya, ifade etmeye çalışmamızla çözülebilir bir sorundur ancak sürekli yeni benler ürettiğimizde giderek kendini yenileyen algı seviyemizi tartma, görme, tanıma ve kabul etme gibi zorluklar çıkar karşımıza. Yabancılaşma (ben kimim?) tam da bu noktada başlar.
5-Roman kahramanları şiirle iletişim kurmaktalar. Sizin şiirle bağınız nedir?
Benim hamurumda ne yazık ki şiir yazma yeteneği yok. Okumayı severim ama yazmayı, ne kadar arzu etmiş olsam da başaramadım. Kitapta yer alan ve bana ait diyebileceğim yalnızca bir şiir var ki o şiiri bile iki farklı şair dostun yardımıyla eleştirilebilir seviyeye getirebildik. Yoksa ilk haline şiir bile denemezdi. Esasen yapmış olduğum tam bir cahil cesareti örneğiydi. Şiir sanatında bu kadar yetersiz ve tam bir yüz karası olmama karşın, romandaki esas karakterlerden birini edebiyat öğretmeni yapma hatasına düştüm. Bu gerçekten de talihsiz bir seçimdi benim için ancak kendime engel olup o karakteri, ne bileyim manifaturacı veya muhasebeci de yapabilecekken inatla edebiyat öğretmeni olarak kendime dayattım. Hal böyleyken o edebiyat öğretmeniyle yakınlaşmak isteyen diğer esas karakterime ortak zemin hazırlamam gerekti ve ortak zemin ancak şiir olabilirdi.
6-Siz yazar ve editörsünüz. Bugüne kadar yazdığınız eserler ve yapmış olduğunuz editoryal çalışmalardan bahsedebilir misiniz?
Yirmi altı yıldır kitap editörlüğü yapıyorum. Ondan önce ve bir süre paralelinde bazı edebiyat sitelerinde de editörlük yaptım.
Kitap editörlüğünü serbest olarak yaptım, yani hiçbir yayınevine bağlı çalışmadım. Yayınevlerine gelen yüzlerce dosyanın arasında boğulmayı göze alamadım dersem daha dürüst bir yanıt vermiş olurum. Buna karşın kimi yayınevlerinin bana yönlendirdiği yazarların dosyalarını elbette kabul ediyorum. Ben esas olarak yazar dosyalarını yayınevlerine veya duruma göre birtakım yarışmalara sunulmak üzere hazırlıyorum. Yayınevlerinin kadrolu, bordrolu elemanları olmadığım için doğal olarak kapakta adımı yazamıyorlar ama bunun bir önemi yok çünkü ben, özellikle yazarlarımın öykü veya romanlarıyla aldıkları çeşitli ödüllere tanık oldukça bundan inanılmaz gurur duyuyorum.
Kendi kitaplarıma gelince… Öncelikle kadın figürünü elimden geldiğince öne çıkartmaya gayret ediyor, özel olarak da erkek ayrıcalıkları üzerinde duruyorum. Kimi zaman erkek, kimi zaman kadın karakter üzerinden yazıyorum ancak hiçbir kitabımın bir diğerine benzemesine izin vermiyorum. Hazır yeri gelmişken burada bir küçük açıklama daha yapmak istiyorum. Hayran olduğum belli başlı yazarların kullandıkları teknikler beni o kadar cezbediyor ki, aynı teknikleri kullanarak kendim neler yaratabilirim düşüncesiyle yola çıkıp yedi, sekiz kitap çıkarttım bugüne kadar. İsviçre Beyazı ve Cemal Sami ise benim için özel iki kitap oldu çünkü bu ikisinde kendi -yarattığım diyemesem de- geliştirdiğim diyebileceğim teknikler kullandım ve bunun için şu anda kendi omzumu sıvazlayıp aferin diyorum, aferin sana ihtiyar!
7- Yazar kimdir? Öykü ve roman yazmak isteyen genç yazarlara önerileriniz nelerdir?
Yazar benim, yazar sensin ve yazar o… Tıpkı sütün kaymağını süzüp alırcasına, karşılaştığımız bir olay veya olgudan, öyküsünü algılayıp içinden çıkarabiliyor ve bunu kâğıda dökebiliyorsak yazıyoruz demektir. Bunun ilk adımı çok ama çok sayıda kitap okuyarak algımızı genişletmekten geçiyor. Yalnızca edebiyat alanıyla sınırlı kalmayıp tarih, sosyoloji, psikoloji, felsefe ve hatta mümkünse bilimsel kitaplar da okumalıyız. Algımız ne kadar genişlerse kaleme aldığımız metnin derinliği de o kadar artacaktır. Biraz daha anlaşılır olmam gerekiyorsa, suyun altında kalan buzulları görmek algıya mahsustur çünkü gözlem tek başına yeterli olmaz. Kâğıda aktarmak ise algının yanına biraz da yetenek isteyebilir ama çok çalışmak, gözleri hep açık tutmak ve zor görüneni görebilmek için önümüze çıkan fırsatları kaçırmamayı da gerektirir.
Genç yazarlara ne önersem biraz akıl vermek gibi olacak ve aslında bunu yapmak istemiyorum. Her fırsatta yazmalarını, kendi kronolojik gelişimlerini gözlemlemelerini, kitap çıkartmak için acele etmeyip sabırlı olmalarını önerebilirim. Kalemleri kitap okudukça ve yazdıkça gelişecektir ve bunu açıkça görebilecekler. Bundan sonrası en zor olanı başarmaktır: atmayı bilmek. Geçtiğiniz her yeni seviyede, artık başarısız bulduğunuz önceki çalışmalarınızı ne olur biriktirmeyin, onları yırtıp atın veya bilgisayardaysa çarpıya basıp silin, acımayın, bağlanmayın, kaynak sizsiniz ve her attığınız metinden sonra çok ama çok daha iyisini başaracağınıza inancınız tam olsun, kendinize inancınız tam olsun.
8- 46XX’in sloganı, ‘şiir dişi işi’. Şiirde dişil bir sezgi olduğuna inanıyor musunuz?
Benim böyle bir inancım yok. Sanırım en başından belirtmem gerekirdi; benim davam cinsiyet eşitliğidir. Bu bağlamda şiirin de tıpkı edebiyatın diğer alanları gibi cinsiyetsizliğine inanmak isterim. Zaten hormonlarımız karşılıklı olarak yüzde yirmilik kısmını karşı cinsten alıyor ki bu kimilerinde yüzde yirminin üstünde olabiliyor. Böyle olunca herkes her alanda içindeki yüzdesi neye muktedirse onu başarır diyebilirim.
9- 46XX ile edebiyat, uslu olmayı reddeder diyoruz. Sizce sanatçının ‘uslu durmaması’ bugünün konfor odaklı dünyasında neyi göze alması demektir?
Öncelikle “uslu olmak, uslu durmak” ifade olarak ilginç geldi. Bende ilk başta ahlak, namus gibi çağrışımlar yaptı ancak anladığım kadarıyla uslu olmakla yerinde duramamak, doğruların yanında, yanlışların karşısında itiraz geliştirmekten çekinmemek gibi bir anlam yüklenmiş. Bu uslu olmama hali gerek sistemin gerekse toplumun tepkilerini göğüslemeyi gerektiriyor. Dışlanmak, ötekileştirilmek bu tepkilerin en vicdanlı olanlarıdır diyebiliriz.
Sorulmadı ancak benim söylemek istediğim bir şey var; başta benimle bu röportajı yapan Duygu Taylan olmak üzere dergide emeği geçen tüm edebiyat dostlarına içtenlikle teşekkür ederim.
10- Biz de teşekkür ederiz.
Yazar





