1. İlk şiiriniz 1989 yılında Milliyet Sanat’ta yayımlandıktan sonra peşi sıra şiir, makale, inceleme ve sinema yazılarınız geldi. Okurlarınızla çok boyutlu bir ilişki kurduğunuzu eserlerinizden anlamak mümkün. Asuman Susam, şiirlerinde sesle nasıl bir kök arayışı içerisinde?Okuma ve yazmayla geçen çok uzun bir zaman. Arayış hiç bitmez; ama elbette zaman içinde değişir dönüşür. Benimki de öyle …
1. İlk şiiriniz 1989 yılında Milliyet Sanat’ta yayımlandıktan sonra peşi sıra şiir, makale, inceleme ve sinema yazılarınız geldi. Okurlarınızla çok boyutlu bir ilişki kurduğunuzu eserlerinizden anlamak mümkün. Asuman Susam, şiirlerinde sesle nasıl bir kök arayışı içerisinde?
Okuma ve yazmayla geçen çok uzun bir zaman. Arayış hiç bitmez; ama elbette zaman içinde değişir dönüşür. Benimki de öyle oldu sanırım. Hâlâ bulmaktan çok aramak derdindeyim. Ne tür bir yazma sürecinin içinde olursanız olun insanın kendi sesini bulması zor ve bilinç ve dikkat gerektiren bir çaba. Kolektif bir ses antolojisindeki hem sesleri tanıyacaksınız yani gelenekle temas edeceksiniz hem kolektif olanın içinden kendi ses ipliklerinizi ayrıştıracaksınız. Bir yanı çok çalışma bir yanı duyma, duyulma eylemine dair estetik ve etik birikim ve dikkat gerektiriyor. Şiir öncelikle seslerle kurulu bir hafıza alanı elbette, ama onu yalnızca işitmenin odağında tutarsanız çoktan tarih olmuş, sözlü geleneğin ipini bırakmamış bir şiir bulursunuz. Sesin olanaklarını diğer duyularla birlikte düşündüğünüzdeyse bambaşka bir olanaklar silsilesi sizi bulur. Köke, kökene gidiş arzusundan çok bir köksap olarak akmak, bir iz sürücü gibi. Bu anlamlı.
2. Bir Unutuş olsun kitabınızdan başlayarak dizelerinize çağırdığınız okurlar, hangi toplumsal bellek ile karşılaşıp, hangi ilmekleri çözümleyecek?
Kişisel bellek ve toplumsal bellek ister istemez dolanıklık taşır. Kültürel ve iletişimsel bellekteki birikim ve kolektif olan bazen çatışarak bazen unutarak bazen de uyanışlarla yol alır. Kişisel olan tarihlerimiz de yaşadığımız toplumun dinamikleriyle belirlendiğine göre orada cereyan eden her şey şiire doğrudan yansıyor. Şiirden karşılaşmalar okurun bellek birikimi ve duyuşuyla da biraz ilgili değil mi? Bazen ilmekler çözülüyordur bazen düğümler atılacaktır.
3. Dil Mağarası kitabınızda, ‘’Dil Hapishanen neden bu kadar kalabalık? diyorsunuz. Şiirleri inşa ederken, dile dair itirazlarınızda kapalı bir hapishaneden özgür bir akışa varabilmek için nasıl bir yol alınması gerektiğini düşünüyorsunuz? Dilin yetmediği neler var itirazlarınız arasında?
Zor bir soru. Öncelikle uzundur işte Dil Mağarası’ndan bu yana beni sınırlılığıyla da meşgul eden bir şey dil. Deneysel bir şiire yakın değilim, ama okur olarak o yana bakmayı seviyorum. Ve şiirse söz konusu olan, dilden çıkmak gerektiğini düşünüyorum. Bu nasıl olacak malzemesi doğrudan dil olan bir sanat türünde? Eski söyleşilerimde dediğim dili bozguna uğratarak, grameri aşındırarak…
Dil hem imkândır hem sınır. Bir yandan dünyayı anlamamızı sağlar, diğer yandan onu belirli kalıplara hapseder. “Dil hapishanesi” derken biraz da egemen söylemlerin dili nasıl tek sesli hale getirdiğini kastediyorum. Şiir, bu hapishanenin duvarlarına açılan gediklerden biridir.
Sorunuzun ikinci kısmını da bir gramerin içine hapsedilme ile ilgili düşünmek lazım. Dilinizin söyleyemediği, dönmediği itirazlar, şeyler başka bir mesele. Dil her şeyin anlatımına izin verir. Paradoks değil söylediğim. Biri sesle, yapıyla, imgenin inşasıyla ilgili. Diğeriyse daha kişisel. Sizin diliniz itiraza nasıl varmakta bununla ilgili. Benim orayla ilgili bir zorum yok. Nasılla ilgili zorum.
4. Kimlik politikalarıyla kavganızın kemik inadıyla başlayıp plasentayla devam ettiğini dizelerinizden görüyoruz. İnsanın yaşadığı çağ ve toplumla yüzleşmesi nasıl mümkün?
Bu da aslında doğrudan şiirle ilgili bir mesele değil. Şiir bunları sorun etmez, sorun etmese de olur, demiyorum. Herkes bence zorundan yazıyor, kusurundan, eksiğinden. Yazmak da yazıyla hayatın çatlaklarından sızmak da her temasta olduğu gibi dürüst, çıkarsız bir hakikatliği ister. Şiir dediğiniz yüzleşmeyi okura yaptırmaz, zorunda da değil bunun için. Ama hayatınızda şiir varsa hafızanız akmaya başlar, damarınızdaki kanın akışını duyarsınız, nabzınızı hissedersiniz. Dirimdir bu. Dirilir ve uyanırsınız. Şiir bunu yapar. Gerisi sizin dünya fikriniz, onunla nasıl ilişkilendiğinizle ilgili. Kendimizi sabit ve değişmez kimlikler içinde düşünmeyi bırakmamız lazım, değil mi? Kimlikler elbette önemli; ancak onları mutlaklaştırdığımızda yeni sınırlar üretmeye başlıyoruz. Ben şiirde insanın kırılganlığını, varoluşunu ve varoluşların birbirine bağlı olduğunu duyurmaya çalışıyorum. Yüzleşmek aynı zamanda kendi payımıza düşen sorumluluğu yüklenmek demek. Şiir bu yüzleşmenin alanlarından biri olabilir yalnızca.
5. Açıklığa Doğru kitabınızın sunusunda bibliyoterapi kavramı ile tanıştırıyorsunuz. Yazdığınız metinlerde derin bunaltıya karşı etik ve politik olarak nasıl bir sorumluluk taşıyorsunuz? Sınırlar çizmeden okurlarınızın katarsisini nasıl gözlemliyorsunuz?
Şiirde katarsis sevdiğim bir şey değil. Ben onu bozanım. Başka türlü bir okuma yazma aklı gerekli bize. Sentakstan, aksak ritimden başlayarak ben, durdurmak ve rahatsız etmek istiyorum. Khora şiirimi kendini romantize etmiş dublaj sesiyle okuduğunuzu düşünün. Bu bir işe yaramaz. Ben dizgenin buyruğundan, dilden çıkmaktan söz ediyorum, ona didiniyorum. Bu öteye fırlatır bizi. O öte işte karşılaşma açıklığıdır. Kiminle? Önce ötekinin yüzüyle, varlığıyla. İşte etik ve politik dediğiniz şey orada o kişi, insandışı varlıklar ve şeylerle kurduğunuz ilişkide başlar. Şairin taşıdığı derin bunaltıya karşı kendi mücadelesi vardır, başka bir sorumluluğu da yoktur. Hayat her şeyden ve herkesten büyük bir şey. O kitaptaki bibliyoterapi dikkati yazmaktan çok okumakla ilgiliydi. Bu dünyanın zoruyla kitaplarla, okumayla başa çıktım, demekti.
6. Rahatsızlık vermek için yaratmak istediğinizi söylüyorsunuz, tanıklığınızın yangına körükle gitmek de olabilir mi? Okurun suçu mudur metinleri anlayamamak ya da içsel bir özdeşleşememek bu çağın genel sorunu mudur?
Yok, bunu üstenci bir ukalalıkla söylemiyorum. Şimdi hepimiz ortada var olan ateşi görürüz ve a, evet ateş deriz. Bunu hepimiz böyle söylediğimizde ne ateşi söndürür ne büyütürüz. Başka türlü söyleyen farkı yaratır, dikkati dönüştürür. Gerçek de o zaman dönüşür. Yazmak bundan başka bir şey değil. Yazdıklarım keşke kışkırtsa, körük olsa; ama benim şiirim böyle bir şiir değil. Yüksek sesle okunmaya, kitleselleşmeye de uygun değil; ama sessiz bir mağarada tefekkür, buna gelir, sesini, anlamını orada açar. Şiir genel olarak çaba ister. Yavaşlamak bile değil, durmak. Hepimiz anlamak istiyoruz, anladığımızı kolay seviyoruz. Ben yaban kalmayı seçtim. Şiir anlamadan sevilen, sevilebilen de bir şeydir. Sesleri duydukça, dünyasına girdikçe size kendini açar, ışını gösterir. Bunu hemen gösterenler de var. Bu bir tercih meselesi. Hayatla kurduğunuz bağ, dünya ve şiir fikrinizle ilgili.
Okurluk üzerine sizinle saatlerce konuşabilirim, ama bu başka önemli bir mesele. Şiirden kopmayalım biz.
7. Plasenta kitabınızdan çığlıklar yükseliyor? Doğumdan ölüme hep bir çığlık var dizelerinizde. Yer yüzüyle ilişkinizde metafizik nerede, var ve yok olan nedir?
Haklısınız, sert, yabandan seslerini çıkaran, kendime ve ötekine hiç acımadan gerçeğin perdelerini yırttığım bir kitap o. Şiirin kendisi değil mi o? Vardan yok’a bizi yürüten. Yok, sanılanı varlığa dönüştüren. Şiir bir zuhur alanı. Çığlık yalnızca acının değil, doğumun da sesi. Hayata gelişimiz de dünyadan ayrılışımız da bir eşikten geçmekle ilgili. Plasenta biraz da bu eşik deneyimlerini araştırıyordu. Ve yüzü yaşama dönük olarak, yaşamı evetleyerek. Metafiziği aşkın bir dünya hali olarak değil, varoluşun açıklanamaz yanlarına duyulan dikkat olarak düşünüyorum. Beni ilgilendiren şey, görünmeyenle görünen arasındaki gerilim, geçirgenlik. Varlık ve yokluk birbirini dışlayan değil, birbirine dokunan süreçler gibi geliyor bana. Şiirle yeryüzüne, dünyaya bu şekilde temas etmeye çalışıyorum.
8. Gülten Akın biyografisinin sürecini bizlerle paylaşabilir misiniz?
Uzun, zorlu, güzel. Bu çalışma yazmakla, şiir tarihi ile, kadın ve şair oluşla, tarihsel kırılmalar ve mücadelelerle ilgili daha mikro düzeyde daha derin düşünme imkânları verdi bana. Ben edebiyatta entelektüel cömertliğe inanan biriyim. Bir feminist olarak da ihtimam, şefkat ve neşe politik patikalarım. Benim için bu biyografiyi yazmak böyle iki sorumluluktan doğdu. Feminist şiir tarihimizin başlangıç noktası, “kanon”a kabul edilmiş ilk şair kadın. Bu hakikati edebi kazı olarak yaptığınızda nelerle karşılaştığınız edebiyat tarihinin de hakikati. Bunu bilmek, öğrenmek ve bu sesi kendi sesime dolanık seslemek istedim. İyi ki de istedim.
9. 46XX’in sloganı, ‘şiir dişi işi’. Şiirde dişil bir sezgi olduğuna inanıyor musunuz?
Dilin kendisi böyle bir şey zaten. Helene Cixous Medusa’nın Kahkahası’nda bunu şahane anlatır. Ama cinsiyetçi ikiliklerle düşünmeden. Çokun sesine açılan bir şey olarak inanıyorum buna. Dilin sonradan cinsiyetlendirilmesi ise başka ve uzun bir mevzu.
10. 46XX ile edebiyat, uslu olmayı reddeder diyoruz. Sizce sanatçının ‘uslu durmaması’ bugünün konfor odaklı dünyasında neyi göze alması demektir?
Sanatın temelinde soru sormak ve yerleşik kabulleri sorgulamak var zaten. Bu nedenle sanatçı rahatsızlık, huzursuzluk üretir. Bugün uslu durmamak, piyasanın beklentilerine, popülerliğin cazibesine ve kolay tüketilebilir olma baskısına direnmek anlamına geliyor.
“Uslu” durmamanın bedeli görünmez olmak, yanlış anlaşılmak ya da yalnız kalmak olabilir. Ama edebiyat tarihine baktığımızda kalıcı olan eserlerin çoğunun tam da bu riskleri göze alanlar tarafından üretildiğini görüyoruz. Edebiyat bana göre her zaman açıklığa, çokluğa ve özgürlüğe doğru hareket eden bir arayış. Burada başından beri yinelediğim gibi seçtiğiniz, dünya fikriniz, onunla temasınız ile ilgili.
Yazar






