MİSAFİR ODASINDA

Misafir odasındaydık, demek ki kış değildi. Kışın buz gibi olurdu bu oda, gaz sobası yalnız uzak akrabaların gelişinde ya da kutlama, tören havasındaki olaylar için yakılırdı. Demek ki kış değildi, belki de en fazla iki haftalık pansiyon konaklaması dışında çoğunluk evde geçtiği için bitmek bilmeyen yaz tatillerinden biriydi. Şu yaşımda gözümün önünde hâlâ; geçtiğimiz fırtınalı …

Misafir odasındaydık, demek ki kış değildi. Kışın buz gibi olurdu bu oda, gaz sobası yalnız uzak akrabaların gelişinde ya da kutlama, tören havasındaki olaylar için yakılırdı. Demek ki kış değildi, belki de en fazla iki haftalık pansiyon konaklaması dışında çoğunluk evde geçtiği için bitmek bilmeyen yaz tatillerinden biriydi. Şu yaşımda gözümün önünde hâlâ; geçtiğimiz fırtınalı denizler, kanalizasyon tünelleri, sığınılan tenha limanlar… Yere serilen örtü sal, ters çevrilen sandalye yelken direği, şemsiye yelkenimizdi. Abimle bitmek bilmeyen oyunlarımızda istisnasız her zaman, terk edilmiş, istenmemiş, kaybolmuş çocuklardık. İki bedbaht ruh, misafir odasında maceralara açılır, hayal hayatlarımızın kahramanları olurduk. Dev dalgalardan, deniz canavarları, dev sıçanlar, korsanlar, katillerden türlü gösterişli aksiyonlarla, bazen de düzenbazlıkla kurtulur, günün sonunda mutlaka güvenli bir limana varırdık. Eğer bir kuzen ya da bir komşu çocuğu bize katılmışsa mutlaka onu da kurtarırdık.

Cesurduk, cesurdum. Fırtınalar, köpekbalıkları ve kanalizasyonun kör karanlığı vız gelirdi. Derdim günüm ne pahasına olursa olsun oradan çıkmak ve yolda karşılaştığım tüm kayıp, istenmemiş çocukları da kurtarmak olurdu. Saçlarım tuzlu sulara değecek denli yana yatardı salımız bazen, bazen yağmur öyle şiddetle boşanırdı ki üstümüze, nefes alamazdım. Kalbim kulaklarımda atarken, korkmama rağmen devam etmeme sebep bir ses duyardım karnımdan, karnımın derinlerinden. Evde yalnızken elektrik kesildiğinde ‘mum yakma, otur öylece’ diyen de aynı sesti. Küçücüktüm hâlbuki ve karanlıktan ölesiye korkardım. Mahallenin köpekleri beni kovaladığında, koşabileceğimi sandığımın çok ötesinde bir süratle koşarken, karnımdan yükselen kahkahanın kaynağı da aynı merkezdi. Bütün çocukların atlayıp benim atlayamadığım duvardan, en sonunda gözlerimi kapatıp kendimi bıraktığımda ölme ihtimalimin bile ötesinden seslenen, aynı kaynaktan gelen sesti.

Mütemadiyen başımı, dizlerimi, dirseklerimi bu türden yollarla yaraladığımda annemin beni okşayan elleri tenimi acıtacak denli pütürlü ve sertti. Başucundan büyük boy Nivea krem eksik olmasa da annemin elleri yumuşamazdı, yumuşayamazdı. İki elinin de baş ve işaret parmakları kesik izleri ve inceli kalınlı çatlaklarla doluydu. Biz abimle türlü maceralara dalmışken onun her işi acele, hep telaş içindeydi. Isının yağa, kaynayan suya hızla elinde doğrayıp atardı, soğanı, domatesi. Sobaya kömür taşır, külleri temizler, her bahar da küçük bahçemize hercai menekşeler dikerdi. Gece herkes uyuduktan sonra öğrencilerinin bitmek bilmez sınav kağıtlarını okur, ders planlarını yazardı. Küpe çiçeklerinin saksı toprağını yeniler, mevsime göre akşam sefalarının yerini değiştirir, çamaşırlarımızı merdaneli makinede yıkar, sıkar, düz çatımızdaki iplere asardı. Avizelerin kristallerini tek tek sabunlu sudan geçirir, durulardı.

Bir gün düştü annem. Misafir odasındaki avizenin en üstteki kristallerini çengellerinden ayırmaya çalışırken sandalye ayağının altından kaydı ve fırtınalı denizimizin en derin yerine düştü. Tüm odaya sular sıçradı, salımız alabora oldu ve annem maviliklerde kayboldu. Buralar köpekbalığı doluydu ve annem gözleri kapalı, kıpırtısız, her geçen saniye daha da derinlere batıyordu. Abimle ben, buz gibi suda, ters dönmüş salımıza tutunmuş, öylece bakıyorduk, aklımız durmuştu. Yüzme bilmiyorduk, zaten hiçbir maceramızda yüzmemiz gerekmemişti. Annem batıyor ve biz hiçbir şey yapamıyorduk. Karnımdan gelen ses yalnız duymak istemediğim bir dehşet çığlığıydı şimdi, karanlık, ölümcül. Çaresizce etrafıma bakındım, dalgalar arasında bir umut ışığı görmek için ufka kadar denizi taradım. Önce belli belirsiz bir hareket fark ettim uzaklarda, birkaç gri gölge. Gölgeler yaklaştı, yaklaştı ve yunus biçimini aldı. Sevecenlikle parlayan gözleriyle iki kocaman yunus önümüzde durup bize sırtlarını işaret ettiler. Üstlerine atlar atlamaz bizi hızla annemin düştüğü derinliklere indirdiler. Yunuslar burunlarıyla annemi kaldırıp yüzeye çıkarttılar ve devrilmiş salımızın üzerine yerleştirdiler. Biz de güçlükle kendimizi annemin yanına çektik. Ona yalvarıp gözlerini açmasını istedik, kollarını, bacaklarını dürttük, saçlarını okşadık. Ne kadar sürdüğünü asla bilemeyeceğim- bize çok uzun gelmişti- bir vakit sonra annem yavaşça gözlerini araladı,’ buz’ dedi, ‘buz getirin’.

Annem konuşunca sular çekildi, devrilmiş sandalyenin etrafında çiçekli merinos halı, maun rengi vitrin ve gri kadife kaplı koltuklar belirdi. Abim koşarak mutfağa gidip buz getirdi. Annemi üçlü koltuğa yatırıp, babama telefon edebilecek kadar işlemeye başlamıştı akıllarımız şimdi. Birisi korkunca su içirmek lazım diye duymuştum bir yerden, anneme su getirdim. Abimin yardımıyla annemi koltukta doğrultup su içirirken, pencereden yunuslar geçti, sürü sürü yunuslar.

Yazar

Yorum yapılmamış

  1. Yudum
    Mayıs 16, 2026

    O çocuk kalbi ile anneye bakış ve sonunun yunuslara bağlanması içimi ısıttı. Çok sevdim çok. 💛

  2. Ebru Güman
    Mayıs 16, 2026

    Ah Seda hocam, ağlattın beni. Kalemine sağlık, ne güzel çocuk hikayeleri çıkar buradan.
    “Annem konuşunca sular çekildi.” Hayal gücün, gözlem yeteneğin, hisli kalbin. Doğuştan sanatçı ruhlusun ve çok üretken🌹🍀🧿 İyi ki sana rastladım…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Seda Batmaz

Seda Batmaz