Ülkede şenlikler uzun zamandır durmuştu, toplumun ruh haline muşambalar döşenmişti. Zehir akıyordu ekranlardan.- Anlamsızlıkta- kayboluyordu herkes. Delilik, en düzgün kıyafetiyle geliyor geriniyordu. Allah’ım nelerden medet umuyorduk. Lanet ve lütuf bir aradaydı. Sinir illetinden kırılıyorduk. Perilerle, cinlerle koyun koyunaydık, gaipten sesler duyuyorduk. Hezeyanlı sözleri döndürüp döndürüp kıvılcımlar saçıyorduk gölgelerin arasında. Uçurumlarda birbirimize el verip dilsiz boşluğa …
Ülkede şenlikler uzun zamandır durmuştu, toplumun ruh haline muşambalar döşenmişti. Zehir akıyordu ekranlardan.- Anlamsızlıkta- kayboluyordu herkes. Delilik, en düzgün kıyafetiyle geliyor geriniyordu. Allah’ım nelerden medet umuyorduk. Lanet ve lütuf bir aradaydı. Sinir illetinden kırılıyorduk.
Perilerle, cinlerle koyun koyunaydık, gaipten sesler duyuyorduk. Hezeyanlı sözleri döndürüp döndürüp kıvılcımlar saçıyorduk gölgelerin arasında. Uçurumlarda birbirimize el verip dilsiz boşluğa yuvarlanıyorduk…
Sonat Hanım, bu yaban coğrafyada tüm şehrin gittiği psikiyatristimizdi. Günleri, kimi zaman geceleri, evinin alt katındaki muayenehanesinde geçerdi. Yalnızlık yasaları vardı, kırılganlığıyla övünmeyen dünyasında. Sessizliği, idealistliğin başyapıtı gibi dururdu. Alımlıydı, kara gözleriyle hastalarının ruhunda en derin karanlıkları aralardı. Onu yazmak, dünyaya onun için bakmak isterdim karşısında. Sırf onu yazmak isteğimin, yaşamak coşkusuyla dolup taşarak beni kendi cehennemimden çıkaracağına inanırdım.
Balkanlardan gelmişti ailesi, mis gibi bir çocukluk yaşamamıştı. Hırsı olmamasına rağmen hep başarılı olmak zorunda kalmıştı. Ruhu bedene diken bir terzi gibi özenli, “Primum non nocere! Secundum cavere! Tertium sanare! diyen Hipokrat kadar etik sahibiydi.
Ellilerinin ortalarındaydı, bense kırkların başlarında. İçin için ıstırap çekiyordu, hissediyordum. Hayat belli ki faizini ödetmişti. Yorgundu, evrenin dolanık olduğunu düşünüyordu. Bilgeliği, sevecenlikle uyum içerisindeydi ve bu onu daha ilgi çekici yapıyordu
‘’Farkındayım’’ demişti. Hayranlık ve savunmasız bir endişeyle dalıp gidiyordum yüzüne. Sık sık sağ elimle kalbimi yokluyordum. VİVAS UT FLOERAS!
Tepelerden denize bakan ofisinde büyük bir kitaplığı vardı, ne zaman baksam kütüphanesine ikimizle ilgili kitaplar arıyordum. Bulamazsam bir sonraki görüşmemizde ona ve kendime aynı kitabı alıyordum. Sonra, buruşuk bir reçete olana kadar sürdürdüğümüz şiirsel konuşmalarla terapiyi bitiriyorduk. Sonat Hanım’a tabiata inandığım kadar inanıyordum. Belki o da bana inanıyordu.
Hakkında anlatılan her şey gerçeğin eksiğiydi. Sınırlarını kırmak imkânsızdı. Birbirimize benzemiyorduk, ağzının içinde dağıldıkça adım, hasta oluşumdan suçluluk duyuyordum. Buna rağmen ruhumun usanmaz bir mecburiyeti vardı. Öyle ki, bir keresinde gece atak geçirince, arabamla onun kapısının önünde sabahlamıştım. Gün doğunca evinin yakınındaki kafeye gidip Sonat Hanım’la mesajlaşmıştım. Düşünceli bir şekilde bu davranışımın sebebini sorduğunda ‘Ne yapacağımı bilemedim.’ deyip, ertesi güne randevu koparmıştım. O gün bugündür Nervium alıyor, ölüme caka satıyorum.
Güneşe ateş açmak gibi ilaçların yan etkisi. Bazen ağlamaklı, ne yaptın bana diye sormak istiyordum. Çırpındığını görünce, uzun boylu susuyordum. Benim anlattığımdan daha fazlasını biliyordu. Bakamadığım her travmaya sızıyordu. Ama ben en çok onu merak ediyordum. Uzaktan seyretmekle yetinmeyip yanına karışmak istiyordum. Başka türlü konuşmak mümkün müydü bilmiyorum, kaderin mi yoksa kederin mi yansıması mıydı emin değilim. Eninde sonunda iki insan. Hayatın içinde anlam arayan iki yolcu. Ben hasta, o doktorumdu.
Geniş bir düzlüktü dünya denen yer, her yer yanıyordu. İnanılır şey değildi gerçekten yanıyordu, yakılıyordu. Uzun süre kendime gelemedim. Beni toparlamak hep ona düşüyordu. Bu durum Sonat Hanım’a verilen bir cezaydı sanki. Kimseye söz etmedim, can çekişiyordu.
Depremler olmuş, mezar kentler bir bir boşalıyordu. Huzur eksik kalsın. Yasımın götürdüğü yere bırakmıştım kendimi, kışı bahara ulaştırmak mümkün olsaydı. Olur mu hiç?
Arsız otlar yürümeye başladı beton yığınları gibi dizilen gövdelerimizin üzerinde. Giderek yoksullaştık, yoksunlaştık. ‘’Ölüm girmişti ülkenin temeline’’
Sonat Hanım yaz dedi bana bir gün. Sesleri açıklayamıyordum ama yazdım, şiirsel yazılardı bunlar, dosyama bir de böyle baksın istedim. Ben yazdıklarımdan sorumluydum, o ise anlamaktan. Sırlarımı bırakıp köşeye, bir kendimi bir de Sonat Hanım’ı izledim. Çantamı karıştırdım iki sıra arkadaşıymışız gibi gülerek.
‘’Elpis, her zaman’’ diye yazmıştı reçetesinde. Sözünü doğrulamak gibi bakıyordu bana. Kızıl mavi, kısmen pembe ışıklar saçıyordu. Başka başka renkler karışıyordu odasına.
‘’Ben en çok fuşya rengini severim’’ dedi. Şaşırdım, görmediğim tek renkti. Renk körü olmadığıma emindim. Saçlarından buz sarkıtları dökülüyordu.
Kimi sözcükleri felçli kalıyor, kimisi yer değiştiriyordu. Belki çoktan ölmüştü içi, ölüm uzun bir zamandı. Dışarıda ise yapraklar yere düşüyordu, kargalar bir görünüp bir kayboluyordu.
Ele gelmezdi sevgiler, kalbimi dişliyordu insanlar. ’İzin vermeyeceğim kuzu olmana’’ dedi. Kuzu olmak çaresi olmayan bir hastalık değil miydi sahi!
Kendi kendime konuşmayı bırakmıştım ama gülümseyemedim. ‘’Siz başkasınız Sonat Hanım’’ diye dökülüverdim.
Ona gülmek çok yakışıyordu, kendini unuttuğu durakları vardı. Aniden hıçkıracak diye korkuyordum. İşe vermişti kendini, tek isteği şifa vermekti. Tutunamayanların izi vardı ellerinde.
Düzenini çoktan bozmuş olduğundan gururluydu. Hayat ise kayıp gidiyordu işte. Dört yapraklı yonca aramaya başladım bahçesinde. Hiçbir zaman bulamadım.
Fortuna caeca est!
Sonra başka şeyler girdi araya, ilaçlarımı bıraktım. Basıp gitmek istedim ülkeden. Ne olacaksa olsun. Her şeyi yaşadım. Hikâyenin en heyecanlı yerinde bıraktım Sonat Hanım’ı. Şimdi nerede ne yapıyor bilmiyorum. Her şey ismiyle müsemma, mevsim ne zaman dönse anar oluyorum. Onunla başka türlü konuşuyorum. Ya da şimdi konuşuyorum gerçekten.
Demek anılarımızı savuracak kadar çok uzun bir süre geçmedi.
Yazmayayım yazmamayım, diyorum ama…
Per aspera ad astra
Yazar






